Advanced search in Research products
Research products
arrow_drop_down
Searching FieldsTerms
Any field
arrow_drop_down
includes
arrow_drop_down
Include:
The following results are related to COVID-19. Are you interested to view more results? Visit OpenAIRE - Explore.
160 Research products, page 1 of 16

  • COVID-19
  • Other research products
  • 2018-2022
  • Turkish
  • COVID-19

10
arrow_drop_down
Date (most recent)
arrow_drop_down
  • Turkish
    Authors: 
    Ozen, Ilhan Can;
    Publisher: Literatür Yayınları
    Country: Turkey
  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Yılmaz, Hilal Seda;
    Publisher: Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Arthralgia is defined as a condition in which the joint pain is not accompanied by inflammatory markers. Arthritis is, however, defined as the inflammatory condition in which the joint pain is accompanied by at least one of swollen joints, redness, warm joints and limited range of motion. Joint pain is a common symptom among children and observed in many different diseases. The objective of our study is investigating etiology and retrospective evaluation of demographic data of children presenting with arthralgia.In our study, patients presenting with joint pain to General Pediatrics and Pediatric Subspecialty (Nephrology, Infectious Diseases, Hematology/Oncology and Emergency Department) Outpatient Clinics of Necmettin Erbakan University Meram Faculty of Medicine Department of Pediatrics between January 2020 and December 2021 were evaluated retrospectively. Patients’ presenting complaints, physical examination findings, laboratory results, radiological studies and outcome were evaluated. SPSS 23.0 package program was used for statistical analyses. A p0.005) Rate of leukocytosis and elevated erythrocyte sedimentation rate was found to be significantly higher in patients presenting with arthritis than those presenting with arthralgia.In conclusion, joint pain is a condition which is common among children and may be associated with many different final diagnoses. Time of onset of complaints, which joints are involved, presence of additional complaints, physical examination findings, additional symptoms, family history, trauma, and consumption of dairy products from raw milk, as well as some laboratory parameters and imaging modalities may serve as a guide in differential diagnosis. In children, arthralgias mostly have an acute onset and are associated with infections. In our study, the most common diagnosis in patients presenting with joint pain was brucella. This high rate of brucellosis is related to high rate of consumption of raw dairy products and stockbreeding in Konya and surroundings. Joint pain is included in differential diagnosis of many diseases due to nonspecific presenting complaints including fever, loss of appetite and malaise. Brucellosis should be considered in differential diagnosis and consumption of pasteurized dairy products should be encouraged in our country and the places where brucella is still prevalent like our region. Artralji eklem ağrısı ile beraberinde inflamatuar belirteçlerin olmadığı, artrit ise eklem ağrısının yanında eklemde şişlik, kızarıklık, ısı artışı ve hareket kısıtlılığından en az birisinin eşlik ettiği yangısal duruma denilir. Eklem ağrısı çocuklarda sık görülen semptomdur ve çok farklı hastalıkların bulgusu olabilir. Çalışmamızın amacı artralji ile başvuran çocuklarda etyolojiyi araştırmak ve kategorize etmek, demografik özelliklerini, hastaların başvuru yerlerine göre dağılımını, en sık başvuru şikayetlerini, başvurduğu bölüme göre yönlendirilen bölümleri tespit etmek ve bu hastaların son durumunu belirlemekti. Ayrıca içinde bulunduğumuz Covid-19 pandemisinin eklem ağrısı ile ilişkisini incelemekti. Çalışmamızda Ocak 2020- Aralık 2021 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı çocuk genel ve yandal (nefroloji, enfeksiyon, hematoloji/onkoloji, acil) polikliniklerine eklem ağrısı ile başvuran hastalar geriye dönük incelendi. Hastaların başvuru şikayetleri, fizik muayeneleri, laboratuvar tetkikleri, radyolojik görüntülemeleri ve sonuç durumu değerlendirildi. İstatistiksel analizler için SPSS 23.0 programı kullanıldı. p 0,005) Artrit ile başvuranlarda artraljiye oranla lökositoz ve eritrosit sedimantasyon hızı yüksekliği anlamlı derecede yüksek oranda saptanmıştır. Sonuç olarak; eklem ağrısı şikayeti çocuklarda sık görülen ve çok farklı sonuç tanıları alabilen bir durumdur. Şikayetin başlama zamanı, hangi eklemlerin tutulduğu, ek şikayet varlığı, fizik muayene özellikleri, ek semptomları, aile öyküsü, travma, çiğ sütten süt ve süt ürünleri tüketimi ve bazı laboratuvar parametreleri ile görüntüleme teknikleri ayırıcı tanıda yol gösterici olabilir. Çocuklarda artraljilerin büyük çoğunluğu akut başlar ve enfeksiyon ile ilişkilidir. Çalışmamızda eklem ağrısı ile başvuran hastalarda en sık görülen tanı bruselloz olmuştur. Brusellanın yüksek oranda olması Konya ve çevresindeki illerde çiğ süt ve süt ürünleri ile beslenme ve hayvancılıkla uğraşmanın yaygın olması ile ilişkilidir. Eklem ağrısı, ateş, iştahsızlık, halsizlik gibi non spesifik şikayetlerle başvurduğundan birçok hastalıkla ayırıcı tanıya girer. Ülkemiz ve bölgemiz gibi halen yoğun brusella görülen bölgelerde ayırıcı tanıda akılda mutlaka bulundurulmalıdır ve pastörize süt ve ürünleri kullanılması teşvik edilmelidir.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Bozkurt, Damla;
    Publisher: Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Aile planlaması; bütün bireylerin istedikleri sayıda, istedikleri zamanda ve sağlıklı aralıklarla, bakabilecekleri kadar çocuk sahibi olmalarıdır, temel amaç yüksek riskli ve istenmeyen gebelikleri, isteyerek düşük ve kürtajları önleyerek anne-çocuk sağlığını korumak ve geliştirmektir. COVID-19 pandemi sürecinde dünya genelinde sağlık sistemlerinin gücü ve finansal kaynakları, COVID-19 tanı ve tedavi hizmetlerine kaymıştır. Aile planlaması hizmetleri değişen sağlık sunumu, sokağa çıkma yasaklarının uygulanması, kontrollü sosyal hayat tedbirleri vb. gibi nedenlerle sekteye uğramıştır. Bu çalışmada 15-49 yaş arası evli kadınların, aile planlaması hakkında bilgi düzeylerini değerlendirmek ve COVID-19 pandemisinin aile planlaması yöntem kullanma durumuna etkisini araştırmak hedeflenmiştir.Araştırmamıza Denizli ilinde 55 Nolu ve 58 Nolu Aile Hekimliği Birimlerine kayıtlı 15-49 yaş arası evli 214 kadın dahil edilmiştir. Araştırmada kullanılan veriler oluşturduğumuz 36 sorudan oluşan anket formu ile elde edilmiştir. Katılımcılardan COVID-19 pandemi öncesinde %85’i korunma yöntemi kullanırken, pandemi döneminde bu oran %81,3’tü. Modern yöntem kullanan kadınlardan pandemi öncesinde %18,1’inin, pandemi sırasında ise %6,2’sinin aile planlaması yöntemini aile sağlığı merkezinden temin ettiği görülmüştür. %26,2’si kullandıkları aile planlaması yöntemine COVID-19 pandemi döneminde ulaşımda zorluk yaşadığını belirtmiştir. Pandemide son bir yılda acil kontrasepsiyon kullananların oranı %7,9, istenmeyen gebelik oranı %8,9, kürtaj oranı %5,6 olarak bulunmuştur. %18,2’si COVID-19 pandemi döneminde aile sağlığı merkezinden aile planlama danışmanlığı aldığını belirtmiştir.COVID-19 pandemi döneminde aile planlaması yöntemi kullanma oranının düştüğü, istenmeyen gebelik ve kürtaj oranlarında artış olduğu, aile planlaması danışmanlığında ve aile planlaması yöntemlerine ulaşımda aksaklıklar olabileceği saptanmıştır. Family planning is the ability of all individuals to have as many children as they want, when they want, and at healthy intervals. The main purpose is to protect and improve maternal and child health by preventing high-risk and unwanted pregnancies, miscarriages, and abortions. During the COVID-19 pandemic, the power and financial resources of health systems around the world have shifted to COVID-19 diagnosis and treatment services. Family planning services have been interrupted due to changing health provision, the implementation of curfews, isolation and social distancing. In this study, we aimed to evaluate the knowledge level of married women between the ages of 15-49 about family planning and to investigate the effect of the COVID-19 pandemic on the use of family planning methods.214 married women between the ages of 15-49 registered in Family Medicine Units No. 55 and No. 58 in Denizli were included in our study. The data used in the research were obtained through a questionnaire consisting of 36 questions. While 85% of the participants used protection methods before the COVID-19 pandemic, this rate was 81.3% during the pandemic period. It was observed that 18.1% of women using modern methods before the pandemic and 6.2% during the pandemic obtained the family planning method from the family health center. 26.2% stated that they had difficulty accessing the family planning method they used during the COVID-19 pandemic period. The rate of those using emergency contraception in the last year during the pandemic was 7.9%, the rate of unwanted pregnancy was 8.9%, and the abortion rate was 5.6%. 18.2% stated that they received family planning counseling from the family health center during the COVID-19 pandemic period. It has been determined that during the COVID-19 pandemic period, there was a decline in the use of family planning methods, an increase in the rates of unwanted pregnancies and abortions, and there may be problems in family planning counseling and access to family planning methods.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Muştucu, Anıl;
    Publisher: Bursa Uludağ Üniversitesi
    Country: Turkey

    Primer immün yetmezlikler (PİY), primer ya da doğumsal immün yetmezlik bozuklukları sonucunda gelişen kronik ve/veya yineleyen bakteriyel, fungal, protozoal ve viral enfeksiyonlarla seyreden hastalıklar grubudur. Bu çalışmada, COVID-19 pandemisinin primer immün yetmezlikli hastalarda yaşam kalitesi, depresyon, anksiyete düzeyleri ve psikolojik dayanıklılık üzerine etkilerinin incelenmesi ve kontrol grubuyla karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmamıza Bursa Uludağ Üniversitesi İmmünoloji Polikliniği’nde PİY tanısıyla takip 70 hasta ve kontrol grubu olarak, hasta grubuna benzer sosyodemografik özellikler gösteren, PİY tanısı olmayan 69 kişi dahil edildi. Katılımcılar bir defa kesitsel olarak görüldü; Sosyodemografik Veri Formu, Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği – Kısa Formu (WHOQoL-BREF-TR), Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HAM-D), Hamilton Anksiyete Ölçeği (HAM-A), Yetişkinler İçin Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği ve COVID-19 Değerlendirme Formu ile değerlendirildi. PİY hastalarında anksiyete ve depresyon düzeylerinin, kontrollere göre anlamlı olarak yüksek olduğu görüldü. Depresyon ve anksiyete düzeylerinde artış kadın cinsiyet, evli olmak, yaş artışı, tanı alma yaşının geç olması, ek hastalık sayısı, geçmişte psikiyatrik başvuru, düşük psikolojik dayanıklılık ve düşük yaşam kalitesi düzeyleri ile ilişkiliydi. Pandemi süreciyle ilgili kaygı düzeyinin PİY hastalarında, kontrollere göre anlamlı olarak yüksek olduğu; uyku, iştah ve dikkat ile ilgili bozuklukların hastalarda, kontrollere göre anlamlı olarak daha fazla görüldüğü tespit edildi. PİY tanısıyla takip edilen hastaların yaşam kalitesi düzeylerinin, WHOQoL-BREF-TR’nin fiziksel sağlık, psikolojik ve sosyal ilişkiler alt ölçek değerlerinde, kontrollere göre anlamlı olarak düşük iv olduğu görüldü. Düşük yaşam kalitesi düzeyleri kadın cinsiyet, evli olmak, yaş artışı, ek hastalık sayısı, tanı alma yaşı ile ilişkili bulundu. Hastaların psikolojik dayanıklılık düzeylerinin, kontrollere göre anlamlı olarak düşük olduğu görüldü. Psikolojik dayanıklılığın düşük olması ile ek hastalık sayısının ilişkili olduğu görüldü. COVID-19 pandemisinin, PİY hastalarının ruhsal durumları, yaşam kaliteleri ve psikolojik dayanıklılıkları üzerindeki olumsuz etkileri göz önüne alınarak, hastaların rutin takiplerinde psikiyatrik şikayetler açısından sorgulanması önerilmektedir. Primary immunodeficiencies (PID) are a group of diseases that develop as a result of primary or congenital malfunction of the immune system and progress with chronic and/or recurrent bacterial, fungal, protozoal and viral infections. In this study, it was aimed to examine the effects of the COVID-19 pandemic on quality of life, depression, anxiety levels and psychological resilience in patients with PID and to compare them with the controls. 70 patients, aged between 18-65 years, who were being followed up with the diagnosis of PID in Bursa Uludağ University Immunology Outpatient Clinic, and 69 people who had sociodemographic characteristics similar to the patient group and were not diagnosed with PID as the control group, voluntarily participated in our study. Participants were evaluated cross-sectionally once; Sociodemographic Data Form, World Health Organization Quality of Life Scale – Short Form (WHOQoL-BREF-TR), Hamilton Depression Rating Scale (HAM-D), Hamilton Anxiety Rating Scale (HAM-A), Resilience Scale For Adults (YPDÖ), and COVID-19 Evaluation form were administered to the participants. Levels of anxiety and depression were found to be significantly higher in PID patients compared to controls. Increases in depression and anxiety scores were associated with female gender, being married, increasing age, diagnosis of PID at older age, number of comorbidities, personal psychiatric history, low psychological resilience and low quality of life. Anxiety level about the pandemic process was significantly higher in PID patients compared to controls. Sleep, appetite and attention related disorders were found to be significantly more common in PID patients than controls. It was observed that health related quality of life scores of the PID patients were significantly lower vi than the controls in the physical health, psychological and social relations subscales of the WHOQoL-BREF-TR. Lower scores of WHOQoL-BREF-TR were found to be associated with female gender, being married, increasing age, number of comorbidities and diagnosis of PID at older age. It was observed that the psychological resilience levels of the patients were significantly lower than the controls. Number of comorbidites was found to be associated with lower psychological resilience. Considering the negative effects of the COVID-19 pandemic on the mental status, quality of life and psychological resilience of PID patients, we recommend that patients should routinely be questioned in terms of psychiatric complaints in their follow-up.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    İstanbul Gelişim Üniversitesi Uygulamalı Bilimler Fakültesi;
    Publisher: İstanbul Gelişim Üniversitesi / Istanbul Gelisim University
    Country: Turkey

    İstanbul Gelişim Üniversitesi Havacılık Yönetimi Bölüm Başkanı Doç. Dr. Sezer Cihan Günaydın Kesken’in danışmanı olduğu “Covid 19 Dönemi ve Sonrasında Havacılık Sektörü Çalışanlarının Psikolojik Sermayeleri ve Öznel İyi Oluşlarının Takım Performansına Etkisi Üzerine Bir Araştırma” adlı proje Tübitak tarafından 2209-A Üniversite Öğrencileri Araştırma Projeleri Destek Programı ve Bilim İnsanı Yetiştirme Destek Programı kapsamında kabul görmüştür. UBF Havacılık Yönetimi bölümü öğrencilerinden Ataberk Tekin, Begüm Aras, Fatma Damla Onay ve İİSBF Havacılık Yönetimi bölümü öğrencisi Fatmagül Ceyda Dinç projede yer alan öğrenciler arasındadır. Projenin Kabul tarihi: 15.05.2022 - Projenin Bitiş tarihi: 06.11.2022.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Polat, Zeynep Ece Taştekin;
    Publisher: Dicle Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Amaç: Pediatrik COVID-19 hastalarında görüntüleme teknikleri ile klinik ve laboratuvar parametrelerin ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal-Metod: Çalışmamıza 18 yaş altında PCR testi ile COVID-19 tanısı doğrulanmış 187 hasta dahil edildi. Hastaların demografik, klinik, laboratuvar ve radyolojik görüntüleme bulguları retrospektif olarak dosya kayıtlarından incelendi. Bulgular: Hastaların %57,2'si erkek ve ortalama yaş 110,1±67,4 ay idi. Hastaların büyük bir çoğunluğu hastalığı hafif ve asemptomatik geçirenlerden oluşmaktaydı. PAAC grafisi çekilen 175 hastadan 21'inde (%12) COVID-19 ile ilişkili bir akciğer bulgusu saptandı. En sık gözlenen bulgular sırasıyla konsolidasyon (n=16; %9,1), bilateral buzlu cam görüntüsü (n=11; %6,3) ve atelektazi (n=5; %2,9) idi. Hastaların 67'sine bilgisayarlı akciğer tomografisi çekildi. Bu hastaların 28'inde (%41,8) COVID-19 ile ilişkili bir akciğer bulgusu mevcudiyeti saptandı. Sırasıyla en sık saptanan üç bulgu konsolidasyon (n=16; %23,9), bilateral buzlu cam görünümü (n=16; %23,9) ve atelektazi (n=15; %22,4) idi. PAAC grafisinde görüntüleme bulgusu olanların daha çok pediatrik yoğun bakım ihtiyacı olduğu, yatış sürelerinin daha uzun olduğu, komorbidit hastalık varlığı, öksürük, takipne şikayetlerinin daha belirgin olduğu ve Akut faz reaktanlarının (Ferritin, Fibrinojen, C-Reaktif protein(CRP), Prokalsitonin) daha yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Bilgisayarlı akciğer tomografisinde bulgu görülen hastalarda ise takipne, Prokalsitonin ve CRP değerleri anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). Hastalık şiddeti arttıkça her iki görüntüleme yönteminde bulgu görülme sıklığı artmaktaydı (p<0,05). Özellikle <1 yaş olan hastalarda her iki görüntüleme yönteminde de anlamlı bulgu sıklığı artış göstermekteydi (p<0.05). Sonuç: Hastalık şiddeti arttıkça radyolojik bulguların arttığı, 1 yaş altı çocuklarda görüntüleme bulgularının diğer yaş gruplarına göre daha fazla olduğu görülmüştür. Bu sonuçlar eşliğinde COVID-19 süphesi olan çocuklarda görüntüleme yöntemlerinin gerekli durumlarda yapılıp, hastalığın seyri ve şiddeti hakkında önbilgi verebileceğini düşünüyoruz. Objective: The study aims to evaluate the relationship between imaging techniques and clinical and laboratory parameters in pediatrics COVID-19 patients. Material and Method: Our study includes 187 patients under the age of 18 whose diagnosis of COVID-19 was confirmed by PCR testing. Demographic, clinical, laboratory and radiological imaging findings of the patients were reviewed retrospectively from their file records. Results: 57.2% of the patients were male and the mean age was 110.1±67.4 months. Most of the patients were mild and asymptomatic to the disease. A pulmonary finding associated with COVID-19 was detected in 21 (12%) of 175 patients who underwent PAAC radiographs. The most common findings were consolidation (n=16; 9.1%), bilateral ground-glass view (n=11; 6.3%), and atelectasis (n=5; 2.9%), respectively. Computed lung tomography was performed in 67 of the patients. The presence of a pulmonary finding associated with COVID-19 was detected in 28 (41.8%) of these patients. The three most common findings, respectively, were consolidation (n=16; 23.9%), bilateral ground glass appearance (n=16; 23.9%), and atelectasis (n=15; 22.4%). It was determined that those with imaging findings on PAAC X-ray required more paediatrics intensive care, had longer hospital stays, had comorbid disease, cough, and tachypnea complaints, and had higher acute phase (Ferritin, Fibrinogen, C-Reactive protein (CRP), Procalcitonin) reactants (p<0.05). Tachypnea, Procalcitonin and CRP values were found to be significantly higher in patients with findings on computed tomography of the lungs (p<0.05). As the disease severity increased, the frequency of findings increased in both imaging modalities (p<0.05). Especially in patients <1 year of age, the frequency of significant findings increased in both imaging methods (p<0.05). Conclusion: It was observed that as the severity of the disease increased, radiological findings increased, and imaging findings were higher in children under 1 year of age compared to other age groups. In the light of these results, we think that imaging methods can be performed when necessary in children with suspected COVID-19 and can provide preliminary information about the course and severity of the disease.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Başar, Özbür;
    Publisher: Maltepe Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
    Country: Turkey

    Virtualization can be defined as software-based solutions of architectures that provide logical allocation of physical hardware resources. This can be done at different layers and for different purposes (servers, desktops, applications, storage and networking). Desktop virtualization, on the other hand, is a software system that enables people to access desktop resources anytime, anywhere via an internet connection and perform the work and transactions they need as if they were in front of a physical computer. According to the Gartner group, the main business drivers for adopting desktop virtualization are: application compatibility, business continuity, security and compliance, mobility, and enhanced productivity. Users can access desktop resources from any device, such as a computer, tablet, mobile phone, with a local or remote network connection to the central desktop virtualization server. In this study, architectures of Citrix XenDesktop, VMware Workstation, Microsoft Desktop virtualization systems with the same logical hardware are mentioned and two main virtualization architectures are focused. Session-based desktop virtualization (SBDV) and virtual desktop infrastructure (VDI). We will be comparing two host-based desktop virtualizations (VDI and SBDV) on these infrastructures, showing the difficulties faced by large organizations in creating a cost-effective and manageable desktop environment, and some advantages and disadvantages in different architectures. Finally, we will be sharing the benefits of desktop virtualization technologies during the pandemic period. Sanallaştırma, fiziksel donanım kaynaklarının mantıksal olarak paylaştırılmasını sağlayan mimarilerin yazılım temelli çözümleri olarak tanımlanabilir. Bu farklı katmanlarda ve farklı amaçlarla (sunucular, masaüstleri, uygulamalar, depolama ve ağ) gerçekleştirilebilir. Masaüstü sanallaştırma ise, insanların her an, her yerde, internet bağlantısı üzerinden masaüstü kaynaklarına erişerek ihtiyaç duyduğu iş ve işlemlerini, fiziksel bir bilgisayar karşısındaymış gibi yapabilmesini sağlayan yazılımsal sistemlerdir. Gartner grubuna göre, masaüstü sanallaştırmayı benimsemenin ana iş faktörleri şunlardır: uygulama uyumluluğu, iş sürekliliği, güvenlik ve uyumluluk, mobilite ve gelişmiş üretkenlik. Kullanıcılar, merkezi masaüstü sanallaştırma sunucusuna yerel veya uzak ağ bağlantısı olan bilgisayar, tablet, cep telefonu gibi herhangi bir cihazdan masaüstü kaynaklarına erişebilirler. Bu çalışmada, aynı mantıksal donanımlara sahip, Citrix XenDesktop, VMware Workstation, Microsoft Masaüstü sanallaştırma sistemlerinin mimarilerinden bahesilmiş ve iki ana sanallaştırma mimarisine odaklanılmıştır. Oturum tabanlı masaüstü sanallaştırma (SBDV) ve sanal masaüstü altyapısı (VDI). Bu altyapılarda büyük kuruluşların uygun maliyetli ve yönetilebilir bir masaüstü bilgisayar ortamı oluşturmadaki yaşanılan zorluklar ve farklı mimarilerdeki bazı avantaj ve dezavantajları gösteren iki ana sunucu tabanlı masaüstü sanallaştırmasını (VDI ve SBDV) karşılaştırıyor olacağız. Son olarak pandemi döneminde masaüstü sanallaştırma teknolojilerin sunduğu faydalarını paylaşılıyor olacağız.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Özden, Zülkar;
    Publisher: Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Hafnium alloys are used in medical applications due to their biocompatibility and high corrosion resistance. Osteogenic and antimicrobial activities have been demonstrated in surgical implants. It has been used in the treatment of sarcoma. A sensor based on hafnium nanoparticles has been reported for the detection of COVID-19. In the literature review of hafnium, whose usage areas continue to increase, no study has been found on the effects of sperm on both human and animal species. Semen samples were analyzed according to WHO 2010 criteria. Twenty normospermic specimens were included in the study. After washing and centrifugation, 3 groups were formed as control, hafnium chloride 2 mg/ml and 4 mg/ml. Motility and viability were checked in all groups at the 20th and 40th minutes. In the study group, sperm viability values decreased as the dose and time increased (p<0,001). Sperm total motility and progressive motility values were also found to decrease significantly as the dose and time increased (p<0,001). In this study, it was determined that hafnium chloride had negative effects on sperm motility and viability. It has been demonstrated that there is a potential danger in instruments containing this element. It is important for public health that country regulations show sensitivity in this regard. Hafnium alaşımları, biyo uyumlulukları ve yüksek korozyon direnci nedeniyle tıbbi uygulamalarda kullanılmaktadır. Sarkom tedavisinde kullanılmıştır. Cerrahi implantlarda osteojenik ve antimikrobiyal etkinlikleri gösterilmiştir. COVID-19'un tespiti için hafnium nanoparçacıklarına dayalı bir sensör bildirilmiştir. Kullanım alanları artmaya devam eden hafniumun literatür taramalarında hem insan hem de hayvan türleri üzerindeki sperm etkilerine dair bir çalışmaya rastlanmamıştır. Semen örnekleri DSÖ 2010 kriterlerine göre analiz edilmiştir. 20 normospermik örnek çalışmaya dahil edildi. Yıkama ve santrifüj sonrası kontrol, hafnium klorür 2 mg/ml ve 4 mg/ml olmak üzere 3 grup oluşturuldu. Tüm gruplar 20. ve 40. dakikalarda hareketlilik ve canlılık açısından değerlendirildi. Çalışma grubunda sperm canlılık değerlerinin doz ve zaman arttıkça düştüğü saptandı (p<0,001). Sperm toplam hareketlilik ve ileri hareketlilik değerlerinin de doz ve zaman arttıkça anlamlı şekilde azaldığı saptandı (p<0,001). Bu çalışmada hafnium klorürün sperm hareketliliği ve canlılığı üzerine olumsuz etkileri olduğu saptandı. Bu elementin kullanıldığı aletlerde potansiyel bir tehlike olduğu kanıtlanmıştır. Ülke düzenlemelerinin bu konuda hassasiyet göstermesi halk sağlığı açısından önemlidir.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Öztepe, Muhammet Fırat;
    Publisher: Bursa Uludağ Üniversitesi
    Country: Turkey

    COVID-19 pnömoni sonrası 3. ayda oluşan akciğer bulgularını bilgisayarlı tomografi (BT) ile değerlendirmek. 15 Mart 2019 – 31 Aralık 2021 tarihleri arasında hastanemize başvuran, COVID-19 enfeksiyonu nedeniyle tedavi edilen ve kontrol görüntülemesi yapılan olgular retrospektif olarak incelendi. Hastaların yaş, cinsiyet, altta yatan komorbidite, pnömoni şiddeti, semptom başlangıç zamanı, hastane yatışı ve yatış süresi bilgileri kaydedildi. Hastaların tanı anında ve ortalama 3 ay sonra çekilen toraks BT görüntüleri değerlendirildi. BT şiddet skorlaması her bir akciğer lobuna 0-5 aralığında (0 infiltrasyon yok; 1 %5> infiltrasyon; 2 %5-25 infiltrasyon; 3 %25-50 infiltrasyon; 4 %50-75 infiltrasyon; 5 %7550 yaş) (OR: 56,1 p=0,001) ve hastanede yatış süresinin (OR=1,3 p=0,03) rezidüel akciğer bulgularının oluşmasında bağımsız risk faktörleri olduğu saptandı. Post-COVID 3. ayda toraks BT’de persistan anormallik oluşma riski ileri yaşta (>50 yaş) ve hastanede yatış süresinin uzaması durumunda yüksektir. Persistan toraks BT bulgularının ne kadarının gerçek fibrozisi yansıttığı uzun dönem takip sonucu ortaya konabilir. The purpose of this study was evaluate the radiological findings at the 3rd month after COVID-19 pneumonia with computed tomography (CT). Patients who were treated for COVID-19 pneumonia and underwent follow-up imaging between March 2019 and December 2021 were retrospectively analysed. Age, gender, underlying comorbidity, pneumonia severity, symptom onset-admission interval, hospitalization and length of stay in hospital were recorded. Chest CT was performed at admission and after 3 months from symptom onset. CT severity scoring was for each lung lobe in the range of 0-5 (0 no infiltration; 1 5%> infiltration; 2 5-25% infiltration; 3 25-50% infiltration; 4 50-75% infiltration; 5 75% 50 years) (OR: 56,1 p=0,001) and length of hospital stay (OR=1,3 p=0,03) were found to be independent risk factors for the development of residual lung findings. The risk of post-COVID three months persistent pulmonary abnormalities is higher in older age (>50 years) and prolonged hospital stay. Long-term follow-up can reveal how much of the persistent chest CT findings reflect true fibrosis.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Azizov, Faik;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    The COVID-19 pandemic has had an unprecedented impact on world health systems. Maintaining social distance, taking protective measures, continuing education and school activities remotely, severely restricting social life continue to affect our entire lifestyle deeply and continuously. The impact of epidemics on vulnerable groups with chronic mental illness, such as neurodevelopmental disorders, is disproportionate and more severe. Autism Spectrum Disorder (ASD) is one of the most common chronic and neurodevelopmental diseases. There are limited studies on how ASD patients are affected by the pandemic process. The aim of this study was to examine the adaptation process, sleep and nutrition patterns, basic symptoms of ASD, changes in mothers' depression and anxiety levels in children and adolescents aged 3-17, who were followed up with the diagnosis of ASD according to DSM-5 diagnostic criteria. It is a study that investigates the effect of mothers on their quality of life. Seventy-five cases aged 3-17 years, who were followed up with the diagnosis of autism spectrum disorder in the Child and Adolescent Psychiatry Department of Ege University Medical Faculty Hospital, were included in the study. These cases were reached by scanning the files retrospectively. The Childhood Autism Rating Scale (CARS) was applied by the clinician to evaluate the severity of autism symptoms to the cases who accepted to participate in the study and met the inclusion criteria. The sociodemographic data form questioning the age, gender, school, family, care information of the patients included in the study was filled by the clinician, Adapted Autism Behavior Checklist, Child Sleeping Habits Questionnaire (CBA), Child Nutrition Behavior Questionnaire (CBD), Primary Caregivers' Depression (BDI) and Anxiety Level (BAI) was completed by the parents in the Parental Version of the Quality of Life in Autism Scale (OYKA-A and B) to evaluate the quality of life of the parents. In order to understand the change in symptoms during the pandemic period, families were asked to consider these scales before the pandemic and for the pandemic period in which they participated in the study. It has been assumed that behavioral problems will increase, sleep and nutrition patterns will be disrupted during the pandemic process in children with ASD, and it has been hypothesized that the depression and anxiety levels of the caregivers of children with high severity of sleep and nutrition problems will increase and the quality of life will be low. As a result of our study, during the pandemic period, the rate of patients receiving special education, doing sports, receiving speech therapy decreased, and the time they spent on technology increased. The scores of sleep and nutrition problems during the pandemic period were found to be significantly higher than the period before the pandemic, but no significant difference was found in terms of autism symptoms (ABC) before and during the pandemic period. The scores of the parents of children with ASD regarding depression and anxiety problems during the pandemic period were found to be significantly higher than in the pre-pandemic period, and the general quality of life scores of the parents and the quality of life scores reflecting the effects of ASD symptoms on the parents were found to be significantly lower during the pandemic period compared to the pre-pandemic period. During the pandemic period, a positive correlation was found between the autism symptoms (ABC) of the cases and the depression and anxiety levels of the parents, a negative correlation between the quality of life scores of the parents, and a positive correlation between the autism symptoms (ABC) of the cases and the sleep and feeding problems of the cases. There was a positive correlation between the sleep problems of the cases and the depression and anxiety levels of the parents, and a negative correlation between the quality of life scores of the parents. It was determined that the deterioration in sleep patterns had significant effects on the decrease in the quality of life of the parents regarding autistic symptoms and the increase in the anxiety levels, but did not significantly affect the decrease in the general quality of life of the parents and the increase in the depression levels. A positive correlation was found between the subjects' eating problems scores and the depression and anxiety levels of the parents, and a negative correlation was found between the parents' quality of life scores (only OYKA-B). It was determined that the deterioration in the diet had significant effects on the decrease in the quality of life of the parents regarding autistic symptoms, and the increase in the levels of depression and anxiety, but it did not significantly affect the decrease in the general quality of life of the parents. COVID-19 salgını dünya sağlık sistemlerini benzeri görülmemiş şekilde etkilemiştir. Sosyal mesafeyi korumak, koruyucu önlemleri almak, eğitim ve okul faaliyetlerine uzaktan devam etmek, sosyal hayatı ciddi şekilde kısıtlamak tüm yaşam tarzımızı derinden ve sürekli olarak etkilemeye devam etmektedir. Salgınların nörogelişimsel bozukluklar gibi kronik ruhsal hastalığı olan savunmasız gruplar üzerindeki etkisi orantısız ve daha şiddetlidir. Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) en sık görülen kronik ve nörogelişimsel hastalıklardan biridir. OSB hastalarının pandemi sürecinden nasıl etkilendiğine dair sınırlı sayıda çalışmalar vardır. Bu çalışma 3-17 yaş arası, DSM-5 tanı kriterlerine göre OSB tanısı ile takip edilen çocuk ve ergenlerin pandemi ile ilgili uyum süreci, uyku ve beslenme düzeni, OSB'nin temel belirtileri, annelerinin depresyon ve anksiyete düzeylerinde olan değişikliklerin incelenmesi ve çocukların, annelerinin yaşam kalitesine olan etkisini araştıran bir çalışmadır. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalında otizm spektrum bozukluğu tanısı ile takip edilen 3-17 yaş arası 75 olgu çalışmaya dâhil edilmiştir. Dosyalar retrospektif olarak taranarak bu olgulara ulaşılmıştır. Çalışmaya katılmayı kabul eden ve çalışmaya alınma ölçütlerini karşılayan olgulara otizm belirtilerinin şiddetinin değerlendirilmesi için klinisyen tarafından Çocukluk Otizmini Derecelendirme Ölçeği (CARS) uygulanmıştır. Çalışmaya alınan hastaların yaş, cinsiyet, okul, aile, bakım bilgilerini sorgulayan sosyodemografik veri formu klinisyen tarafından doldurulmuş, Uyarlanmış Otizm Davranış Kontrol Listesi, Çocuk Uyku Alışkanlıkları Anketi (ÇUAA), Çocuklarda Beslenme Davranışı Anketi (ÇBDA), Birincil Bakıcıların Depresyon (BDÖ) ve Kaygı Düzeyi (BAÖ), ebeveynlerin yaşam kalitesinin değerlendirilmesi için Otizmde Yaşam Kalitesi Ölçeği Anne-Baba Sürümü (OYKA-A ve B) ebeveynler tarafından doldurulmuştur. Pandemi dönemindeki belirtilerin değişiminin anlaşılması için, ailelerden bu ölçekleri pandemi öncesi ve çalışmaya katıldıkları pandemi süreci için düşünmeleri istenmiştir. OSB'li çocuklarda pandemi sürecinde davranış sorunları artacağı, uyku ve beslenme düzeni bozulacağı varsayılmış, uyku ve beslenme sorunlarının şiddeti yüksek olan çocukların bakımverenlerinin depresyon ve kaygı düzeylerinin artacağı ve yaşam kalitesinin düşük olacağı hipotezi kurulmuştur. Çalışmamızın sonucu olarak pandemi döneminde olguların özel eğitim alması, spor yapma oranı, konuşma terapisi almaları düşmüş, teknolojiye ayırdıkları süre ise artış göstermiştir. Pandemi dönemindeki uyku ve beslenme sorunlarına ait puanlar pandemi öncesindeki dönemden anlamlı olarak daha yüksek saptanmış, ancak pandemi öncesi ve pandemi döneminde otizm belirtileri (ABC) açısından anlamlı fark bulunmamıştır. OSB'li çocukların ebeveynlerinin pandemi dönemindeki depresyon, anksiyete sorunlarına ait puanlar pandemi öncesindeki dönemden anlamlı olarak daha yüksek saptanmış, ebeveynlerin genel yaşam kalitesi puanları ve OSB belirtilerinin ebeveynler üzerindeki etkilerini yansıtan yaşam kalitesi puanları pandemi döneminde pandemi öncesi döneme oranla anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Pandemi döneminde olguların otizm belirtileri (ABC) ile ebeveynlerin depresyon ve kaygı düzeyleri arasında pozitif yönde korelasyon, ebeveynlerin yaşam kalitesi puanları arasında negatif yönde korelasyon, olguların otizm belirtileri (ABC) ile olguların uyku ve beslenme problemleri arasında pozitif yönde korelasyon saptanmıştır. Olguların uyku sorunları ile ebeveynlerin depresyon ve kaygı düzeyleri arasında pozitif yönde korelasyon, ebeveynlerin yaşam kalitesi puanları arasında negatif yönde korelasyon saptanmıştır. Uyku düzenindeki bozulmanın ebeveynlerin otistik bulgulara ilişkin yaşam kalite düzeylerindeki düşmenin ve anksiyete düzeylerindeki yükselmenin üzerine anlamlı etkileri olduğu, ancak ebeveynlerin genel yaşam kalitesindeki düşme ve depresyon düzeylerindeki artmayı anlamlı olarak etkilemediği saptanmıştır. Olguların yeme problemleri puanları ile ebeveynlerin depresyon ve kaygı düzeyleri arasında pozitif yönde korelasyon, ebeveynlerin yaşam kalitesi puanları arasında (yalnızca OYKA-B) negatif yönde korelasyon saptanmıştır. Beslenme düzenindeki bozulmanın ebeveynlerin otistik bulgulara ilişkin yaşam kalite düzeylerindeki düşme, depresyon ve anksiyete düzeylerindeki yükselme üzerine anlamlı etkileri olduğu, ancak ebeveynlerin genel yaşam kalitesindeki düşmeyi anlamlı olarak etkilemediği saptanmıştır.