Advanced search in Research products
Research products
arrow_drop_down
Searching FieldsTerms
Any field
arrow_drop_down
includes
arrow_drop_down
Include:
The following results are related to COVID-19. Are you interested to view more results? Visit OpenAIRE - Explore.
13 Research products, page 1 of 2

  • COVID-19
  • Research software
  • Other research products
  • 2018-2022
  • Ege University Institutional Repository
  • COVID-19

10
arrow_drop_down
Relevance
arrow_drop_down
  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Ertürk Beyter, Merve;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Background: Celiac disease is an enteropathy that occurs as a result of the consumption of gluten-containing foods in individuals with a genetic predisposition, and its treatment is a lifelong gluten-free diet. Due to COVID-19, a global pandemic was declared by WHO on March 11, 2020, and as a result, curfews were applied in our country. Objective: The aim of this study is to evaluate the effects of restrictive measures applied during the COVID-19 pandemic on children's adherence to the gluten-free diet. Method: The research was carried out in Ege University Faculty of Medicine, Department of Pediatric Gastroenterology, Hepatology and Nutrition. Fifty patients between the ages of 2 and 18 who were diagnosed with celiac disease and followed a gluten-free diet for at least 2 years were included in the study. Demographic data of the cases, body weight, height, body mass index values and standard deviation scores, tTG-IgA levels before and during the pandemic were recorded from the outpatient follow-up files and the hospital data system. Patients with serologically tTG-IgA levels above 20 U/ml were considered to have dietary compliance problems. A questionnaire was prepared verbally questioning the patients' compliance with the gluten-free diet and the factors that may affect it during the pandemic period. This questionnaire was filled in face to face during the outpatient follow-ups and with telephone interviews. Results: In our study, 31 (62%) of 50 celiac patients were female and 19 (38%) were male. The mean age at diagnosis is 11,93 ± 4,06 years. The three most common complaints at the time of diagnosis were growth retardation (56%), abdominal pain (46%), and diarrhea (36%). When our patients were evaluated anthropometrically before and after the pandemic; A statistically significant increase was found in body weight SDSs (p=0.006). A significant increase was found in height SDSs (p=0.01). There was an increase in BMI SDSs, but it was not statistically significant (p>0.05). While 64% of patients had negative tTG-IgA antibodies before the pandemic, this rate decreased to 56% during the pandemic, but no statistically significant difference was found (p=0.07). When dietary compliance was questioned verbally, 49 patients in our sample reported that they adhered to the diet before and after the pandemic. When the degree of adherence to the diet was questioned, 37 patients stated that they always adhered to the diet before and after the pandemic. When the tTG-IgA levels of these patients were compared before and after the pandemic, it was observed that there was an increase in antibody levels, but no statistically significant difference was found. This showed that the patient's statement was unreliable. When the frequency of eating out was questioned, a statistically significant decrease was observed during the pandemic compared to the pre-pandemic period (p=0.001). There was a decrease in the monthly income of the families during the pandemic, which was statistically significant (p=0.04). Before and during the pandemic, 45 patients stated that they had difficulty in supplying gluten-free food. While the most common reasons for this difficulty before the pandemic were that gluten-free products were expensive and not available in every market, the concern of being infected with COVID-19 and curfew were added to these during the pandemic. Conclusion: During the pandemic, there was an increase in the body weight and height SDS of the patients. This increase does not support the serological response. This suggests that the occurrence of inflammation and intestinal damage requires longer follow-up, and the time between pre-pandemic and pre-pandemic control examinations may be insufficient. Giriş: Çölyak hastalığı, genetik yatkınlığı olan bireylerde glüten içeren yiyeceklerin tüketilmesi sonucu ortaya çıkan bir enteropatidir ve tedavisi ömür boyu sürecek glütensiz diyettir. COVID-19 nedeniyle 11 Mart 2020’de DSÖ tarafından küresel pandemi ilan edilmiştir ve bunun sonucunda ülkemizde sokağa çıkma kısıtlamaları uygulanmıştır. Amaç: Bu çalışmanın amacı COVID-19 pandemisi sırasında uygulanan kısıtlayıcı önlemlerin çocukların glütensiz diyete uyumları üzerine etkilerinin değerlendirilmesidir. Yöntem: Araştırma Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Gastroenteroloji, Hepatoloji ve Beslenme Bilim Dalında yapıldı. Çölyak hastalığı tanısı almış ve en az 2 yıl süreyle glütensiz diyet uygulayan 2-18 yaş aralığındaki 50 hasta çalışmaya dahil edildi. Olguların demografik verileri, pandemi öncesindeki ve pandemi sırasındaki vücut ağırlığı, boy, vücut kitle indeksi değerleri ve standart deviasyon skorları, tTG-IgA düzeyleri poliklinik izlem dosyalarından ve hastane veri sisteminden kaydedildi. Serolojik olarak tTG-IgA düzeyi 20 U/ml’nin üstünde olan hastaların diyete uyum sorunu olduğu kabul edildi. Hastaların glütensiz diyete uyumunu ve pandemi döneminde buna etki edebilecek faktörleri sözel olarak sorgulayan bir anket düzenlendi. Bu anket formu hastaların poliklinik izlemlerinde yüz yüze ve telefon görüşmesiyle dolduruldu. Bulgular: Çalışmamızda 50 çölyaklı olgunun 31’si (%62) kız, 19’i (%38) erkek idi. Ortalama yaşı 11,93 ± 4,06 yıldır. Tanı anındaki en sık üç yakınma büyüme geriliği (%56), karın ağrısı (%46), ishal (%36) idi. Hastalarımız antropometrik olarak pandemi öncesi ve sonrası değerlendirildiğinde; vücut ağırlığı SDS’lerinde istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı (p=0,006). Boy SDS’lerinde anlamlı artış bulundu (p=0,01). VKİ SDS’lerinde artış olduğu görüldü fakat istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Pandemi öncesi %64 hastanın tTG-IgA antikoru negatifken bu oran pandemi sırasında %56’ya düşmüştü, ancak istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,07). Diyete uyum sözel olarak sorgulandığında örneklemimizdeki 49 hasta pandemiden önce ve sonra diyete uyduğunu bildirdi. Diyete uyum derecesi sorgulandığında 37 hasta pandemiden önce ve sonra diyete daima uyduğunu belirtti. Bu hastaların pandemi öncesi ve sonrası tTG-IgA düzeyleri kıyaslandığında antikor düzeylerinde artış olduğu görüldü fakat istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Bu da hastaların beyanının güvenilir olmadığını gösterdi. Dışarıda yemek yeme sıklığı sorgulandığında pandemi sırasında, pandemi öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalma görüldü (p=0,001). Pandemi süresince ailelerin aylık gelirinde düşüş görüldü, istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,04). Pandemi öncesi ve pandemi sırasında 45 hasta glütensiz gıdayı tedarik etmekte zorlandığını belirtti. Pandemiden önce bu zorlanmanın en sık nedenleri glütensiz ürünlerin pahalı olması ve her markette bulunmaması iken, pandemi süresince bunlara COVID-19 ile enfekte olma endişesi ve sokağa çıkma yasağı da eklendi. Sonuç: Pandemi süresince hastaların vücut ağırlığı ve boy SDS’lerinde artış olmuştur. Bu artışı serolojik yanıt desteklememektedir. Bu durum inflamasyon ve bağırsaktaki hasarın ortaya çıkmasının daha uzun takip gerektirdiğini hastaların pandemi öncesi ve pandemi sırasındaki kontrol muayeneleri arasındaki sürenin yetersiz olabileceğini düşündürmektedir.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Hüseynova, Samire;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Giriş: COVID-19 salgını tüm dünyayı ve ülkemizi etkisi altına almıştır. Bu salgında en çok etkilenenler arasında gelişimsel özellikleri nedeniyle çocuk ve gençler yer almaktadır. COVID-19 salgını sürecinde önceden psikiyatrik bozukluğu olan gençlerin ise daha fazla etkileneceği öngörülmektedir. Mevcut kriz sürecinin bu grubu iki farklı şekilde etkileyebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Birincisi bu süreçte psikiyatrik bozukluğu olan gençler için en ciddi risk hastalığın kötüleşmesidir. İkincisi de kısıtlamalar nedeniyle bu gençlerin, tedavilerini sürdürme ya da hastalık belirtilerindeki kötüleşme durumunda uygun bir sağlık merkezine ulaşma konusunda zorluk yaşama olasılıklarının yüksek olmasıdır. Bu çalışmada, COVID-19 Pandemisinin, Ege Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Travma ve Krize Müdahale Birimiminin başvuru profili üzerine etkilerini tespit etmeyi amaçladık. Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Travma ve Krize Müdahale Birimi’ne 01 Ocak 2019- 29 Şubat 2020 tarihleri arasında (Rutin Kriz grubu) ve 01 Mart 2020-29 Ekim 2020 tarihleri arasında başvuran (Pandemi Grubu) tüm olguların dosyaları geriye dönük olarak taranmış ve çalışmaya dahil olma kriterlerini karşılayan rutin kriz grubunda 70 ve pandemi grubunda 35 olgu çalışmaya alınmıştır. Her iki gruptaki olguların dosyaları incelenmesi sonucunda elde edilen veriler (Beck Depresyon Ölçeği, Kısa Semptom Envanteri puanları, psikiyatrik tanıları, kullandıkları ilaçlar, risk ve koruyucu faktörler v.b.) sosyodemografik veri formuna kaydedilmiştir. Bulgular: Araştırmamızdaki olguların yaş ortalaması 14.51±1.98 olup %59'u kızdır. Olguların yaklaşık yarısından fazlasının %53.3 oranla Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanısı aldığı, DEHB’yi sırasıyla %50.5 oranla depresif bozukluk ve %32.4 oranla anksiyete bozukluğu tanılarının izlediği saptanmıştır. Rutin kriz grubu ve pandemi grubu arasında sosyodemografik özellikler, psikiyatrik tanılar, risk faktörleri, Beck depresyon ölçek puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p=0.502). Rutin kriz grubunun Kısa Semptom Envanteri (KSE) alt ölçek puanlarından hostilite puanı, pandemi grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksektir (p=0.039). Pandemi grubunun işbirliğine yatkınlık puanının rutin kriz grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptanmıştır (p=0,041). Tedavide tek ilaç kullananların oranı pandemi grubunda (%42,9), rutin kriz grubuna göre (%21,4) anlamlı düzeyde yüksektir (p=0.039). Pandemi grubunda yeme bozukluğu tanısı olanların oranının (%8,6), rutin kriz grubundan anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu bulunmuştur (p=0.035). Pandemi grubunun okulda başarılı olma oranı (%62,9), rutin kriz grubunun okulda başarılı olma oranından (%28,6) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu bulunmuştur (p=0.002). Sonuç: Pandemi sürecinin getirdiği belirsizlik, izolasyon, yalnızlık hissi, yaşıt ilişkisi ve sosyal desteğin kaybı, günlük rutinlerin bozulması, özerklik ve özgürlüğün kısıtlanması, ölüm tehdidi, kontrolü kaybetme korkusu çocuk ve gençleri etkilemiştir. Bu etkinin psikiyatrik takiptetki çocuk ve gençlerde daha fazla olacağı öngörülmektedir. Çalışmamızda psikiyatrik takipteki gençlerde pandemi öncesi grup ile pandemi dönemi grubu arasında psikiyatrik tanıları arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Bu sonuç çalışmamızın pandeminin erken dönemlerini kapsıyor olması ile ilişkili olabileceği gibi hastanemizde karantina döneminde de riskli hastalarla Teletıp ile görüşmelere ve tedavilere devam edilmiş olması ile de ilişkili olabilir. COVID-19 pandemisinin gelecek nesillerin ruh sağlığı üzerindeki etkilerini önümüzdeki zamanlarda daha iyi anlaşılabilecektir ancak, ruhsal olarak daha incinebilir gruptaki, çocuk ve ergenlerle ilgili geliştirilecek ulusal ve uluslararası politikalara, önleme ve eylem planlarına ihtiyacın olduğu da açıktır. Introduction: The COVID-19 epidemic has affected the whole world and our country. Young people are among those most affected in this epidemic due to their developmental characteristics. It is predicted that young people with existing psychiatric disorders will be more likely to be affected during the COVID-19 epidemic. It should be noted that the current crisis process may affect this group in two different ways. First, the most serious risk for young people with psychiatric disorders in this process is worsening of their disorders. Secondly, because of the restrictions, these young people are more likely to have difficulties in accessing an appropriate health center in order to maintain their treatment or if their symptoms worsen. In this study, we aimed to determine the effects of the COVID-19 Pandemic on the admission profile of Ege University Department of Child and Adolescent Psychiatry, Trauma and Crisis Intervention Unit. Method: The files of all the cases admitted to Intervention Unit for Trauma and Crisis in the Department of Child and Adolescent Psychiatry, Ege University between 01 January 2019 - 29 February 2020 (the “Routine Crisis” group) and between 01 March 2020 - 29 October 2020 (the “Pandemic” Group) were retrospectively scanned. 70 cases from the "routine crisis" group and 35 cases from the "pandemic" group, who met the inclusion criteria, were included in the study. The files of the cases in both groups were examined, and the data (the scores of Beck Depression Inventory (BDI), Brief Symptom Inventory (BSI), psychiatric diagnoses, medications they used, risk and protective factors, etc.) were recorded in the sociodemographic data form. Results: The mean age of the cases in our study was 14.51±1.98 years and 59% of them were girls. It was found that more than half of the cases were diagnosed with Attention Deficit Hyperactivity Disorder (ADHD) with 53.3%, followed by depressive disorder with 50.5% and anxiety disorder with 32.4%, respectively. There was no statistically significant difference between the “routine crisis” group and the “pandemic” group in terms of sociodemographic characteristics, risk factors, BDI scores and diagnostic status (p=0.502). The hostility score of the Brief Symptom Inventory (BSI) in the “routine crisis” group was significantly higher than in the “pandemic” group (p=0.039). It was found that the rate of those diagnosed with eating disorders in the “pandemic” group (8.6%) was significantly higher than the in “routine crisis” group (p=0.035). The rate of success at school (62.9%) in the “pandemic group” was found to be significantly higher than that of the “routine crisis” group (28.6%) (p=0.002). Conclusion: The pandemic-related facts, which are isolation, feeling of loneliness, loss of peer relationships and social support, disruption of daily routines, restriction of autonomy and freedom, threat of death, fear of losing control have affected children and youth. It is predicted that this effect would be more severe in children and adolescents under psychiatric follow-up. In our study, no significant difference was found between the pre-pandemic group and the pandemic period group in terms of psychiatric diagnoses in youth under psychiatric follow-up. This result may be related to the fact that our study covered the early stages of the pandemic, as well as the fact that psychiatric interviews and treatments were continued with risky patients via telemedicine technique during the quarantine period in our hospital. The effects of the COVID-19 pandemic on the mental health of new generations will be better understood in the future. However, it is clear that there is a need for national and international policies, prevention and intervention plans for more vulnerable children and adolescents.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Mammadov, Kamil;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Introduction and Purpose: Due to the wide variety of etiological causes that may cause a change of consciousness,it is difficult for the clinician to make a diagnosis and should refer to auxiliary examinations. In this study, the contribution of ultrasonographic optic nerve sheath diameter(ONSD) measurement in intracranial intracranial pressure increase will be evaluated in determining the etiological cause in the patient of the change of consciousness. In other words,the effectiveness and reliability of determining whether the change in consciousness develops secondary to intracranial pathology, that is, neurological pathology, or that it is associated with encephalopathy, that is, non-neurological diseases such as metabolic, infective, toxic events,by ultrasonographic optic nerve sheath diameter measurement will be investigated. Material and Methods: Patients who applied to the Emergency Service of Ege University Medical Faculty Hospital with a change in consciousness between December 2020 and May 2021 were included in our study. Glasgow Coma Scale (GCS) and Four score were used as consciousness change scale. The data about the hemogram, blood gas, routine, biochemistry, imaging (CT, MRI) and the patient's outcome (mortality, discharge) requested by the indications of the patients were recorded in the case report form. Optic nerve sheath diameter (ONSD) measurement was performed by a medical residency student who was trained in the measurement of optic nerve sheath diameter in both eyes using an ultrasonography device in the emergency room with a 7.5 mHz linear probe. Age, gender, etiology, and final diagnosis were considered as independent variables. GCS,Four score, ONSD,routine biochemistry values were accepted as dependent variables. Cerebrovascular diseases ,infections of the central nervous system, epilepsy, intracranial masses were accepted as neurological causes, encephalopathy secondary to hypoglycemia and hyperglycemia, hepatic encephalopathy, uremic encephalopathy, sepsis-associated encephalopathy, acute confusional state secondary to systemic infection, delirium tremens, hypoxic encephalopathy, drug intoxication, methanol and ethanol intoxication, hypernatremia and encephalopathies secondary to hyponatremia were accepted as non-neurological causes. Data were uploaded to SPSS 20 program with sodium, osmolaride Correlation and chi-square tests were used to evaluate the relationship between e and mortality. It was planned to reject the H0 hypothesis if the type 1 error level was <0.05 at the 95% confidence interval. Results: Between December 2020 and May 2021, 112 patients who applied to the Emergency Service of Ege University Medical Faculty Hospital due to a change in consciousness were included in the study. Of the patients, 68 (60.7%) were male and 44 (39.3%) were female. The maximum age was 99, the minimum age was 29, and the mean age was 68. As the etiology of altered consciousness, 26.8%(30) neurological causes were determined as 73.2%(82) non-neurological causes.40%(12) cerebrovascular diseases, 33.3%(10) intracranial masses, 16.7%(5) epilepsy, 10%(3) infections of the central nervous system constituted the patients with neurologically-induced altered consciousness.(20) sepsis-related encephalopathy, 18%(15) uremic encephalopathy, 16%(13) acute confusional state secondary to systemic infection, 11%(9) hepatic encephalopathy, 6%(5) encephalopathy secondary to hypoglycemia and hyperglycemia, 6%(5%) ) hypoxic encephalopathy, 4.9%(4) hypernatremia and encephalopathy secondary to hyponatremia, 3.6%(3) delirium tremens, 1.2%(1) drug intoxication, 2.4%(2) methanol and 1.2%(1) ethanol intoxication, 1.2%(1 ) covid-19 associated encephalopathy, 1.2%(1) caused encephalopathy secondary to systemic inflammatory disease. In the group with neurological causes,right ONSD was found to be minimum 55mm, maximum, 78mm, mean 66.3mm (95% CI 63.9-68.7), and standard deviation was 6.4mm.Mean left ONSD was 66.2mm (95% CI 64.0-68.5), while minimum ONSD was 57mm,maximum 78mm, standard deviation was 6.0mm. In the non-neurological group, the right ONSD was minimum 45mm ,maximum 80mm, mean 64.1mm (95%CI 62.3-65.8), the standard deviation was 7.7mm, while the left ONSD was 63.6mm (95% CI 61.9-65.4), minimum ONSD 40mm, maximum 80mm, standard deviation was 8.0mm. The patients were compared with the ONST t-test according to Neurological and Non-Neurological causes.The mean difference was 2.23 mm for the right ONST and 2.575 for the left ONST. No statistically significant difference was found between the groups (right ONST p=0.157, left ONSD p=0.110). Conclusion: In our study,the reliability of determining whether the change of consciousness is secondary to a neurological or non-neurological cause by ultrasonographic ONSD measurement was investigated in patients admitted to the emergency department with change of consciousness.ONSDs were compared between the neurological and non- neurological groups. -test, right ONSD p=0.157,left ONSD p=0.110). The H0 hypothesis was accepted.In other words, it was concluded that in patients with altered consciousness, the etiologic cause could not be differentiated from ONSD. There is a need for comprehensive studies involving more patients on this subject. Giriş ve Amaç: Bilinç değişikliğine neden olabilecek etiyolojik nedenlerin çok çeşitli olması nedeni ile klinisyenin tanı koyması zorlaşmakta ve yardımcı tetkiklere başvurması gerekmektedir. Bu çalışmada ultrasonografik optik sinir kılıf çapı ölçümü(OSKÇ) ile noninvaziv olarak kafa içi basıncı artışının demonstre edilmesinin, bilinç değişikliği hastasında etiyolojik nedenin saptanmasında katkıları değerlendirilecektir. Başka bir deyişle bilinç değişikliğinin intrakraniyal patolojiye yani, nörolojik patolojiye ikincil geliştiğini veya metabolik, enfektif, toksik olaylar gibi non-nörolojik hastalıklar ile ilişkili olduğunu, ultrasonografik optik sınır kılıf çapı ölçümü ile belirlenmesinin etkinlik ve güvenilirliği araştırılacaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamamıza Aralık 2020-Mayıs 2021 arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisine bilinç değişikliği nedeni ile başvuran hastalar alındı. Bilinç değişikliği ölçeği olarak Glaskow Koma Skalası(GKS) ve Four skoru kullanıldı. Hastaların endikasyon gereği istenen hemogram, kan gazı, rutin, biokimya, görüntüleme (BT,MR) ve hastanın sonlanımı (mortalite, taburcu) ilgili veriler olgu rapor formuna kaydedildi. Optik sinir kılıf çapı (OSKÇ) ölçümü eğitimi almış tıpta uzmanlık öğrencisi tarafından, acil serviste bulunan ultrasonografi cihazı ile 7.5 mHz lineer prob kullanılarak her iki gözde optik sinir kılıf capı ölçümü yapıldı. Yaş, cinsiyet, etiyoloji, son tanı bağımsız değişkenler olarak kabul edildi. GKS, Four skoru, OSKÇ, rutin biyokimya değerleri bağımlı değişken olarak kabul edildi. Serebrovasküler hastalıklar, santral sinir sisteminin enfeksiyonları, epilepsi, intrakraniyal kitleler nörolojik neden olarak kabul edilirken hipoglisemi ve hiperglisemiye sekonder ensefalopati, hepatik ensefalopati, üremik ensefalopati, sepsis ilişkili ensefalopati, sistemik enfeksiyona sekonder akut konfüzyonel durum, deliryum tremens, hipoksik ensefalopati, ilaç intoksikasyonu, metanol ve etanol intoksikasyonu, hipernatremi ve hiponatremiye sekonder ensefalopatiler ise non-nörolojik neden olarak kabul edildi. Veriler SPSS 20 programına yüklendi. İki grubun OSKÇ karşılaştırmasında t-testi kullanılırken, OSKÇ ile sodyum, osmolarite, mortalite arasındaki ilişkinin değerlendirilmesinde korelasyon ve ki-kare testleri uygulandı. H0 hipotezinin %95 güven aralığında, tip 1 hata düzeyi <0.05 olması durumunda reddedilmesi planlandı. Bulgular: Aralık 2020-Mayıs 2021 arasında arasında bilinç değişikliği nedeni ile Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisine başvuran 112 hasta çalışmaya alındı. Hastaların 68'sini erkek (%60,7),44'ünü kadın (%39,3) hastalar oluşturmakta idi. Maksimum yaş 99, minimum yaş 29, ortalama yaş 68 saptandı. Bilinç değişikliği etiyolojisi olarak %26,8(30) nörolojik%73,2(82) non-nörolojik nedenler saptandı. Nörolojik nedenli bilinç değişikliği olan hastaları %40(12) serebrovasküler hastalıklar, %33.3(10) intrakraniyal kitleler, %16.7(5) epilepsi, %10(3)santral sinir sisteminin enfeksiyonları oluşturdu. Non-nörolojik nedenli bilinç değişikliği hastalarda ise %24(20) sepsis ilişkili ensefalopati, %18(15) üremik ensefalopati, %16(13) sistemik enfeksiyona sekonder akut konfüzyonel durum, %11(9) hepatik ensefalopati, %6(5)hipoglisemi ve hiperglisemiye sekonder ensefalopati, %6(5)hipoksik ensefalopati, %4.9(4)hipernatremi ve hiponatremiye sekonder ensefalopati, %3.6(3) deliryum tremens, %1.2(1) ilaç intoksikasyonu, %2.4(2) metanol ve %1.2(1) etanol intoksikasyonu, %1.2(1) covid-19 ilişkili ensefalopati, %1.2(1)sistemik inflamatuar hastalığa sekonder ensefalopati oluşturdu. Nörolojik nedenli grupta sağ OSKÇ minimum 55mm,maksimum, 78mm, ortalama 66.3mm (%95 GA 63.9-68.7), standart sapma 6.4mm bulundu. Sol OSKÇ ortalama 66.2mm (%95 GA 64.0-68.5) saptanırken, minimum OSKÇ 57mm, maksimum 78mm, standart sapma ise 6.0mm saptandı. Non-Nörolojik nedenli grupta ise sağ OSKÇ minimum 45mm, maksimum 80mm, ortalama 64.1mm (%95GA 62.3-65.8), standart sapma 7.7mm bulunurken, sol OSKÇ ortalama 63.6mm(%95 GA 61.9-65.4), minimum OSKÇ 40mm, maksimum 80mm, standart sapma ise 8.0mm saptandı. Hastaların Nörolojik ve Non-Nörolojik nedenlere göre OSKÇ t-testi ile karşılaştırdı. Sağ OSKÇ için ortalama fark 2.23mm, sol OSKÇ için ise 2.575 bulundu. Gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (sağ OSKÇ p=0.157,sol OSKÇ p=0.110). Sonuç: Çalışmamızda acil servise bilinç değişikliği ile başvuran hastalarda bilinç değişikliğinin nörolojik veya non-nörolojik nedene sekonder olduğunu ultrasonografik OSKÇ ölçümü ile belirlenmesinin güvenilirliği araştırıldı. Nörolojik ve Non-nörolojik grup arasında OSKÇ'ları karşılaştırıldı. İstatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (t-testi, sağ OSKÇ p=0.157, sol OSKÇ p=0.110). H0 hipotezi kabul edildi. Yani bilinç değişikliği hastalarında OSKÇ ile etiyolojik neden ayırt edilemediği sonucuna varılmıştır. Bu konuda daha fazla sayıda hasta alınan kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Karakuvalık, Akın;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Giriş ve Amaç: 2019 yılının sonunda Çin'in Hubei Eyaletindeki bir şehir olan Wuhan’dan yayılan ve zaman içerisinde pandemiye dönüşen COVID-19’un küresel çaptaki etkileri halen devam etmektedir. Yaklaşık iki yıllık zaman içerisinde virüsün sebep olduğu klinik özellikler ve geliştirilmeye devam eden destek ve spesifik tedavi algoritmaları ile ilgili birçok çalışma ve makale yayınlanmıştır. Kuşkusuz bu klinik özelliklerin en çok üzerinde durulanlarından biri de COVID-19 hastalarında özellikle yoğun bakım izlem sırasında ortaya çıkan akut böbrek hasarıdır. Bu çalışmada, COVID-19 tanısı ile yoğun bakımda izlem sırasında akut böbrek hasarı nedeniyle hemodiyaliz ihtiyacı gelişen hastalarda böbrek yetmezliği ve mortaliteyi öngören klinik ve demografik verilerin retrospektif olarak belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Çalışmamız tek merkezli retrospektif bir çalışma olarak tasarlanmıştır. Çalışmaya 13 Nisan 2020-5 Aralık 2021 tarihleri arasında Anestezi ve Reanimasyon Anabilim Dalı bünyesindeki COVID-19 yoğun bakım ünitesinde izlem sırasında akut böbrek hasarı nedeniyle hemodiyaliz ihtiyacı gelişen 101 hasta dahil edilmiştir. Hastaların sosyodemografik özellikleri, komorbid hastalıkları, vital bulguları, destek ve spesifik aldığı tedaviler, laboratuvar değerleri, kontrast maruziyetleri, kardiyopulmoner ressüsitasyon öyküleri, yatış anındaki anestezi skorları, hemodiyalize ilk alındıkları günkü RIFLE evreleri, aşı durumları, tomografi raporları, pcr sonuçları elektronik hasta dosyası ve epikrizler üzerinden incelenip kaydedildi. Sürekli değişkenler için en düşük ve en yüksek değerin yanında ortalama ve standart sapmalar değerlendirildi. Kesikli değişkenler için frekans (n) ve yüzde (%) hesaplandı. Hastaların laboratuvar değerleri ve belirtilen diğer bazı özelliklerinin gruplara göre karşılaştırılması için ki-kare istatistiksel yöntemi kullanıldı. Mortaliteyi öngören değerleri saptamak için cox regresyon analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 101 hastanın ortalama yaşları 69,9 (29-93) olup, %37’si kadın, %63’ ü erkek olarak saptanmıştır. 101 hastanın %16’sı yoğun bakımda taburcu olmuş, %84’ü ise eksitus olmuştur. Taburcu olan hastaların %56’sı inotrop tedavisi alırken; eksitus olanların %98’i inotrop tedavisi almıştır. Bu fark istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p<0,05). Hastalar aşı durumlarına göre değerlendirilmiş; aşı olmak/sayısı ile sağ kalım arasından anlamlı bir ilişki saptanamamıştır. Hastaların tomografide akciğer tutulumları ile sağ kalım arasındaki ilişki değerlendirilmiş olup; tomografi bulguları düşük olasılıkla COVID-19 pnömonisi olarak rapor edilen hastalarda sağ kalım anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda COVID-19 yoğun bakım ünitesinde takipte ABH nedeniyle hemodiyalize giren 101 hasta retrospektif olarak incelenmiştir. Mortalite oranı %85 olarak saptanmıştır. Bu oran oldukça yüksek bir değerdir. Çalışmamızda COVID-19 varlığında yoğun bakımda ABH gelişen hastaların mortalitesinin yüksek olduğu gösterilmiştir. Yaş, ek komorbid hastalıkların olması, renal replasman tedavisine erken başlanması, inotrop tedavi varlığı ve sayısı, bazı laboratuvar parametreleri, tomografi tutulum derecesi gibi bazı faktörlerin mortalite üzerinde belirleyici olduğu görülmüştür. Background & Aims: The global effects of COVID-19, which spread from Wuhan, a city in China's Hubei Province at the end of 2019, and turned into a pandemic over time, still continue. In about two years, many studies and articles have been published about the clinical features caused by the virus and the support and specific treatment algorithms that continue to be developed. Certainly, one of the most emphasized clinical features is acute kidney injury that occurs in COVID-19 patients, especially during intensive care follow-up. In this study, it was aimed to determine the clinical and demographic data predicting renal failure and mortality in patients who developed a need for hemodialysis due to acute kidney injury during follow-up in the intensive care unit with the diagnosis of COVID-19 retrospectively. Material & Methods: Our study was designed as a single-center retrospective study. 101 patients who developed hemodialysis due to acute kidney injury during follow-up in the COVID-19 intensive care unit of the Department of Anesthesia and Reanimation between April 13, 2020 and December 5, 2021 were included in the study. Sociodemographic characteristics of patients, comorbid diseases, vital signs, support and specific treatments, laboratory values, contrast exposures, cardiopulmonary resuscitation histories, anesthesia scores at hospitalization, RIFLE stages on the first day of hemodialysis, vaccination status, tomography reports, PCR results, electronic patient file and analyzed and recorded over epicrisis. For continuous variables, mean and standard deviations were evaluated, as well as the lowest and highest values. Frequency (n) and percent (%) were calculated for discrete variables. Chi-square statistical method was used to compare the laboratory values and some other characteristics of the patients according to the groups. Cox regression analysis was performed to determine values predicting mortality. Results: In our study, 101 patients who underwent hemodialysis due to AKI during follow-up in the COVID-19 intensive care unit were reviewed retrospectively. The mortality rate was found to be %85. This ratio is quite high. In our study, it has been shown that the mortality of patients who develop AKI in the intensive care unit in the presence of COVID-19 is high. Some factors such as age, presence of additional comorbid diseases, early initiation of renal replacement therapy, presence and number of inotropic therapy, some laboratory parameters, and degree of tomography involvement were found to be determinative on mortality. Conclusions: In our study, the mortality rate was %85, which is quite high.Considering the history of the study, the high mortality can be explained because the treatment protocols are not fully known, ineffective and trial drugs are used, vaccination plans have not yet started at the time of the study, steroid and anticoagulant treatments are not known exactly, and routine treatment is not started.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Demir, Burcu;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Introduction and aim: Attitudes towards the elderly are important as determinants of the quality of care for the elderly and the probability of students studying in the field of health to enter the field of geriatrics. Policy recommendations and practices that reveal or encourage agebased discriminatory attitudes during the COVID-19 pandemic; This has led to the homogeneous labeling of the elderly as 'vulnerable' and 'vulnerable', and the increasing division between young and old, fueling age-based discriminatory attitudes of the masses. This research was carried out to determine the attitudes of Ege University Faculty of Medicine (EUTF) students towards the elderly during the COVID-19 pandemic, to determine their anxiety levels related to COVID-19 and to evaluate the factors affecting these two conditions. Materials and methods: The population of the cross-sectional study consists of 2490 students enrolled in the EUTF 2020-2021 curriculum year. Participants were determined by quota sampling and random sampling within the framework of the extraordinary conditions created by the COVID-19 pandemic. The dependent variables of the study are 'Attitude towards the Elderly' and 'Anxiety Level associated with COVID-19'. In the study, attitudes towards the elderly were determined by the UCLA Geriatric Attitude Scale (UCLA-GAS); The level of anxiety associated with COVID-19 was evaluated with the 'Coronavirus Anxiety Scale Short Form' (CAS). Independent variables; It consists of the participant's sociodemographic characteristics, medical history, academic status and characteristics of the elderly relatives, as well as their views on the practices for the elderly during the pandemic process. Data were collected online between January and March 2021 with an online questionnaire. Student t, oneway ANOVA, Mann-Whitney U, Kruskal Wallis H, correlation tests in data analysis; Multiple linear regression analysis with one-way multivariate analysis of variance (MANOVA) was used as advanced analysis. SPSS 24.0 program was used and p<0.05 was accepted as significance level. Necessary permissions were obtained from Ege University Medical Faculty Hospital Medical Research Ethics Committee and Ege University Faculty of Medicine Dean's Office. Results: The mean age of 663 people included in the evaluation was 21.11±2.195; 56.6% were women and 54.6% were studying in pre-clinical classrooms, and 86.6% reported that they continued their education remotely. The participants' UCLA-GAS mean score was 46.77±5.141 (median: 47) and moderately positive; The mean CAS score was 7.65±3.431 (median: 6) and the anxiety level associated with COVID-19 was low. With participants aged 20 and younger and pre-clinical period; Participants who think that young people should be prioritized in the allocation of scarce resources during the pandemic process, do not find it appropriate to limit individuals under the age of 20 within the scope of combating the epidemic, and report a negative change in their attitude towards the elderly, have lower average scores of attitude towards the elderly. Women, members of an extended family, those who share a household with someone over the age of 65, those who applied to a health institution for a non-COVID- 19 reason and those who received distance education had higher COVID-19-related anxiety levels. No common variable was found to be associated with both dependent variables. As a result of multiple regression analysis, the variables included in the model account for 15.4% of the attitude towards the elderly; It predicts 9.8% of COVID-19 anxiety. No correlation was found between UCLA-GAS and CAS. Conclusions: In this study; It was determined that the attitudes of EUTF students towards the elderly were moderately positive, their anxiety levels related to COVID-19 were low, and there was no relationship between the direction of the attitude and the level of anxiety. Age-based decisions taken in health care and curfew applications during the fight against the virus; It has been found that medical students are associated with negative attitudes towards the elderly. There is a need for multidisciplinary studies at national and international level evaluating this trend among medical students. Educational interventions that strengthen intensified empathy and intergenerational solidarity in the pre-graduate and pre-clinical period can play a role in preventing the internalization of negative messages about aging and aging in the context of the pandemic. Giriş ve amaç: Yaşlıya yönelik tutum, yaşlıların bakım kalitesi ve sağlık alanında öğrenim gören öğrencilerin geriatri alanına girme olasılığının belirleyicileri olarak önemlidir. COVID-19 pandemisi sürecinde yaşa dayalı ayrımcı tutumları ortaya çıkaran veya teşvik eden politika önerileri ve uygulamalar; yaşlıların homojen bir şekilde ‘kırılgan’ ve ‘savunmasız’ olarak etiketlendirilmesine ve kitlelerin yaş temelindeki ayrımcı tutumlarını körükleyerek genç ve yaşlı arasındaki bölünmenin artmasına sebep olmuştur. Bu araştırma, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi (EÜTF) öğrencilerinin COVID-19 pandemisi döneminde yaşlılara yönelik tutumları, COVID-19 ile ilişkili anksiyete düzeylerinin belirlenmesi ve bu iki durumu etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi amacıyla yürütülmüştür. Gereç ve yöntem: Kesitsel nitelikteki araştırmanın evreni EÜTF 2020-2021 müfredat yılında kayıtlı 2490 öğrenciden oluşmaktadır. COVID-19 pandemisinin yarattığı olağanüstü koşullar çerçevesinde kota örneklem ve gelişigüzel örnekleme yoluyla katılımcılar belirlenmiştir. Araştırmanın bağımlı değişkenleri ‘Yaşlıya Yönelik Tutum’ ve ‘COVID-19 ile ilişkili Anksiyete Düzeyi’dir. Araştırmada, yaşlıya yönelik tutum UCLA Geriatrik Tutum Ölçeğiyle (UCLA-GA); COVID-19 ile ilişkili anksiyete düzeyi ‘Koronavirüs Anksiyete Ölçeği Kısa Formu’yla (KAÖ) değerlendirilmiştir. Bağımsız değişkenler; katılımcının sosyodemografik özellikleri, tıbbi geçmişi, akademik durumu ve yaşlı yakınlarına ilişkin özellikleriyle pandemi sürecinde yaşlılara yönelik uygulamalara dair görüşlerinden oluşmaktadır. Veriler online anket formuyla Ocak – Mart 2021 arasında çevrim içi olarak toplanmıştır. Veri analizinde Student t, tek yönlü ANOVA, Mann-Whitney U, Kruskal Wallis H, korelasyon testleri; ileri düzey analiz olarak tek yönlü çok değişkenli varyans analiziyle (MANOVA) çoklu lineer regresyon analizi kullanılmıştır. SPSS 24.0 programı kullanılmış, p<0,05 anlamlılık düzeyi olarak kabul edilmiştir. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Araştırmalar Etik Kurulu ve Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanlığından gerekli izinler alınmıştır. Bulgular: Değerlendirme kapsamına alınan 663 kişinin ortalama yaşı 21,11±2,195; %56,6’sı kadın ve %54,6’sı pre-klinik dönem sınıflarda öğrenim görmekte olup %86,6’sı eğitimine uzaktan devam ettiğini bildirmiştir. Katılımcıların UCLA-GA puan ortalaması 46,77±5,141(ortanca:47) olup orta düzeyde olumlu; KAÖ skor ortalamaları 7,65±3,431 (ortanca:6) olup COVID-19 ile ilişkili anksiyete düzeyleri düşük izlenmiştir. 20 yaş ve altı ve pre-klinik dönem katılımcılarla; pandemi sürecinde kıt kaynakların tahsisinde gençlerin önceliklendirilmesi gerektiğini düşünen, salgınla mücadele kapsamında 20 yaş altı bireylerin sınırlandırılmasını uygun bulmayan ve yaşlıya yönelik tutumunda olumsuz yönde değişim bildiren katılımcıların yaşlıya yönelik tutum puan ortalamaları daha düşüktür. Kadınların, geniş aileye mensup olanların, 65 yaş üstü biriyle aynı haneyi paylaşanların, COVID-19 dışı bir nedenle sağlık kurumuna başvuran ve uzaktan eğitim gören katılımcıların COVID-19 ile ilişkili anksiyete düzeyi daha yüksektir. Bağımlı değişkenlerin her ikisinin ilişkili olduğu ortak bir değişken saptanmamıştır. Çoklu regresyon analizi sonucunda modele alınan değişkenler yaşlıya yönelik tutumun %15,4’ünü; COVID-19 anksiyetesinin %9.8’ini yordamaktadır. UCLA-GA ve KAÖ arasında korelasyon saptanmamıştır. Sonuç: Bu çalışmada; EÜTF öğrencilerinin yaşlıya yönelik tutumlarının orta düzeyde olumlu ve COVID-19 ile ilişkili anksiyete düzeylerinin düşük olduğu ve tutumun yönüyle anksiyete düzeyi arasında ilişki olmadığı saptanmıştır. Virüsle mücadele sürecinde sağlık bakımı ve sokağa çıkış kısıtlaması uygulamalarında alınan yaş temelli kararların; tıp öğrencilerinde yaşlıya yönelik olumsuz tutumlarla ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Tıp öğrencileri arasında bu eğilimi değerlendiren ulusal ve uluslararası düzeyde multidisipliner çalışmalara gereksinim vardır. Lisans öncesi ve pre-klinik dönemde yoğunlaştırılmış empati ve kuşaklar arası dayanışmayı güçlendiren eğitim müdahaleleri pandemi bağlamında yaşlılık ve yaşlanmaya ilişkin olumsuz mesajların içselleştirilmesinin önlenmesinde rol oynayabilir.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Azizov, Faik;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    The COVID-19 pandemic has had an unprecedented impact on world health systems. Maintaining social distance, taking protective measures, continuing education and school activities remotely, severely restricting social life continue to affect our entire lifestyle deeply and continuously. The impact of epidemics on vulnerable groups with chronic mental illness, such as neurodevelopmental disorders, is disproportionate and more severe. Autism Spectrum Disorder (ASD) is one of the most common chronic and neurodevelopmental diseases. There are limited studies on how ASD patients are affected by the pandemic process. The aim of this study was to examine the adaptation process, sleep and nutrition patterns, basic symptoms of ASD, changes in mothers' depression and anxiety levels in children and adolescents aged 3-17, who were followed up with the diagnosis of ASD according to DSM-5 diagnostic criteria. It is a study that investigates the effect of mothers on their quality of life. Seventy-five cases aged 3-17 years, who were followed up with the diagnosis of autism spectrum disorder in the Child and Adolescent Psychiatry Department of Ege University Medical Faculty Hospital, were included in the study. These cases were reached by scanning the files retrospectively. The Childhood Autism Rating Scale (CARS) was applied by the clinician to evaluate the severity of autism symptoms to the cases who accepted to participate in the study and met the inclusion criteria. The sociodemographic data form questioning the age, gender, school, family, care information of the patients included in the study was filled by the clinician, Adapted Autism Behavior Checklist, Child Sleeping Habits Questionnaire (CBA), Child Nutrition Behavior Questionnaire (CBD), Primary Caregivers' Depression (BDI) and Anxiety Level (BAI) was completed by the parents in the Parental Version of the Quality of Life in Autism Scale (OYKA-A and B) to evaluate the quality of life of the parents. In order to understand the change in symptoms during the pandemic period, families were asked to consider these scales before the pandemic and for the pandemic period in which they participated in the study. It has been assumed that behavioral problems will increase, sleep and nutrition patterns will be disrupted during the pandemic process in children with ASD, and it has been hypothesized that the depression and anxiety levels of the caregivers of children with high severity of sleep and nutrition problems will increase and the quality of life will be low. As a result of our study, during the pandemic period, the rate of patients receiving special education, doing sports, receiving speech therapy decreased, and the time they spent on technology increased. The scores of sleep and nutrition problems during the pandemic period were found to be significantly higher than the period before the pandemic, but no significant difference was found in terms of autism symptoms (ABC) before and during the pandemic period. The scores of the parents of children with ASD regarding depression and anxiety problems during the pandemic period were found to be significantly higher than in the pre-pandemic period, and the general quality of life scores of the parents and the quality of life scores reflecting the effects of ASD symptoms on the parents were found to be significantly lower during the pandemic period compared to the pre-pandemic period. During the pandemic period, a positive correlation was found between the autism symptoms (ABC) of the cases and the depression and anxiety levels of the parents, a negative correlation between the quality of life scores of the parents, and a positive correlation between the autism symptoms (ABC) of the cases and the sleep and feeding problems of the cases. There was a positive correlation between the sleep problems of the cases and the depression and anxiety levels of the parents, and a negative correlation between the quality of life scores of the parents. It was determined that the deterioration in sleep patterns had significant effects on the decrease in the quality of life of the parents regarding autistic symptoms and the increase in the anxiety levels, but did not significantly affect the decrease in the general quality of life of the parents and the increase in the depression levels. A positive correlation was found between the subjects' eating problems scores and the depression and anxiety levels of the parents, and a negative correlation was found between the parents' quality of life scores (only OYKA-B). It was determined that the deterioration in the diet had significant effects on the decrease in the quality of life of the parents regarding autistic symptoms, and the increase in the levels of depression and anxiety, but it did not significantly affect the decrease in the general quality of life of the parents. COVID-19 salgını dünya sağlık sistemlerini benzeri görülmemiş şekilde etkilemiştir. Sosyal mesafeyi korumak, koruyucu önlemleri almak, eğitim ve okul faaliyetlerine uzaktan devam etmek, sosyal hayatı ciddi şekilde kısıtlamak tüm yaşam tarzımızı derinden ve sürekli olarak etkilemeye devam etmektedir. Salgınların nörogelişimsel bozukluklar gibi kronik ruhsal hastalığı olan savunmasız gruplar üzerindeki etkisi orantısız ve daha şiddetlidir. Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) en sık görülen kronik ve nörogelişimsel hastalıklardan biridir. OSB hastalarının pandemi sürecinden nasıl etkilendiğine dair sınırlı sayıda çalışmalar vardır. Bu çalışma 3-17 yaş arası, DSM-5 tanı kriterlerine göre OSB tanısı ile takip edilen çocuk ve ergenlerin pandemi ile ilgili uyum süreci, uyku ve beslenme düzeni, OSB'nin temel belirtileri, annelerinin depresyon ve anksiyete düzeylerinde olan değişikliklerin incelenmesi ve çocukların, annelerinin yaşam kalitesine olan etkisini araştıran bir çalışmadır. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalında otizm spektrum bozukluğu tanısı ile takip edilen 3-17 yaş arası 75 olgu çalışmaya dâhil edilmiştir. Dosyalar retrospektif olarak taranarak bu olgulara ulaşılmıştır. Çalışmaya katılmayı kabul eden ve çalışmaya alınma ölçütlerini karşılayan olgulara otizm belirtilerinin şiddetinin değerlendirilmesi için klinisyen tarafından Çocukluk Otizmini Derecelendirme Ölçeği (CARS) uygulanmıştır. Çalışmaya alınan hastaların yaş, cinsiyet, okul, aile, bakım bilgilerini sorgulayan sosyodemografik veri formu klinisyen tarafından doldurulmuş, Uyarlanmış Otizm Davranış Kontrol Listesi, Çocuk Uyku Alışkanlıkları Anketi (ÇUAA), Çocuklarda Beslenme Davranışı Anketi (ÇBDA), Birincil Bakıcıların Depresyon (BDÖ) ve Kaygı Düzeyi (BAÖ), ebeveynlerin yaşam kalitesinin değerlendirilmesi için Otizmde Yaşam Kalitesi Ölçeği Anne-Baba Sürümü (OYKA-A ve B) ebeveynler tarafından doldurulmuştur. Pandemi dönemindeki belirtilerin değişiminin anlaşılması için, ailelerden bu ölçekleri pandemi öncesi ve çalışmaya katıldıkları pandemi süreci için düşünmeleri istenmiştir. OSB'li çocuklarda pandemi sürecinde davranış sorunları artacağı, uyku ve beslenme düzeni bozulacağı varsayılmış, uyku ve beslenme sorunlarının şiddeti yüksek olan çocukların bakımverenlerinin depresyon ve kaygı düzeylerinin artacağı ve yaşam kalitesinin düşük olacağı hipotezi kurulmuştur. Çalışmamızın sonucu olarak pandemi döneminde olguların özel eğitim alması, spor yapma oranı, konuşma terapisi almaları düşmüş, teknolojiye ayırdıkları süre ise artış göstermiştir. Pandemi dönemindeki uyku ve beslenme sorunlarına ait puanlar pandemi öncesindeki dönemden anlamlı olarak daha yüksek saptanmış, ancak pandemi öncesi ve pandemi döneminde otizm belirtileri (ABC) açısından anlamlı fark bulunmamıştır. OSB'li çocukların ebeveynlerinin pandemi dönemindeki depresyon, anksiyete sorunlarına ait puanlar pandemi öncesindeki dönemden anlamlı olarak daha yüksek saptanmış, ebeveynlerin genel yaşam kalitesi puanları ve OSB belirtilerinin ebeveynler üzerindeki etkilerini yansıtan yaşam kalitesi puanları pandemi döneminde pandemi öncesi döneme oranla anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Pandemi döneminde olguların otizm belirtileri (ABC) ile ebeveynlerin depresyon ve kaygı düzeyleri arasında pozitif yönde korelasyon, ebeveynlerin yaşam kalitesi puanları arasında negatif yönde korelasyon, olguların otizm belirtileri (ABC) ile olguların uyku ve beslenme problemleri arasında pozitif yönde korelasyon saptanmıştır. Olguların uyku sorunları ile ebeveynlerin depresyon ve kaygı düzeyleri arasında pozitif yönde korelasyon, ebeveynlerin yaşam kalitesi puanları arasında negatif yönde korelasyon saptanmıştır. Uyku düzenindeki bozulmanın ebeveynlerin otistik bulgulara ilişkin yaşam kalite düzeylerindeki düşmenin ve anksiyete düzeylerindeki yükselmenin üzerine anlamlı etkileri olduğu, ancak ebeveynlerin genel yaşam kalitesindeki düşme ve depresyon düzeylerindeki artmayı anlamlı olarak etkilemediği saptanmıştır. Olguların yeme problemleri puanları ile ebeveynlerin depresyon ve kaygı düzeyleri arasında pozitif yönde korelasyon, ebeveynlerin yaşam kalitesi puanları arasında (yalnızca OYKA-B) negatif yönde korelasyon saptanmıştır. Beslenme düzenindeki bozulmanın ebeveynlerin otistik bulgulara ilişkin yaşam kalite düzeylerindeki düşme, depresyon ve anksiyete düzeylerindeki yükselme üzerine anlamlı etkileri olduğu, ancak ebeveynlerin genel yaşam kalitesindeki düşmeyi anlamlı olarak etkilemediği saptanmıştır.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Karakaş Erten, Emine Bilge;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Introduction and Aim: The COVID-19 pandemic is a global emergency with serious implications for public health. Healthcare workers are one of the main groups affected by the pandemic. Healthcare workers working under intense stress have also been one of the most infected groups. In particular, dental practices are assosiated with a high risk of infection. This situation causes dentists to feel their health risk and might increase their stress. The difficulties of the pandemic have been added to the existing problems of dentists working with performance anxiety under the heavy workload in private oral and dental clinics, which became widespread with the healthcare reforms. Dentists are at high risk for mental health problems during this stressful period. Therefore, it is important to monitor and evaluate mental health and to identify stress-related factors. The aim of this study is to determine the perceived stress levels of dentists working in private polyclinics in the central districts of Izmir during the pandemic period and to investigate related factors. Materials and methods: This is a cross-sectional study conduced with 207dentists (coverage 80.2%) workingin private outpatient clinics in the central districts of Izmir. The total target population consisted of 565 dentists working in 185 private polyclinics located in 11 central districts of Izmir and a sample size 258 was selected through stratified cluster sampling. The data were collected between 8 February and 30 April 2021.The Perceived Stress Scale (PSS-14) was used to determine the perceived stress level, which was the dependent variable of the study. The independent variables were grouped under six headings: sociodemographic characteristics, health status and habits, work life, working conditions during the pandemic period and the clinic’s features, variables related to the dentist’s COVID-19 history and the dentist’s intention to quit. The questionaires were filled out by the dentists who agreed to participate in the study by self-report method. Student T, ANOVA, Mann-Whitney U, Kruskal Wallis tests and Spearman Correlation Analysis were used in the analysis of the collected data. Results: 53.6% of the study group was female and the mean age was 35.29±12.40. Although 22.2% of dentists had a specialty or doctorate, the average time spent in the profession was 11.75±12.10 years. The rate of those who received psychological support during the pandemic period was 8.2%. 7.7% of the participants reported that they had COVID-19, 30.4% were in contact with someone with COVID-19(+), 88.9% reported that they had COVID-19 vaccine. It was determined that 70% of the research group didn’t receive any training about COVID-19 in the clinic where they were working. Perceived Stress Scale mean score was 31.57±4.42, and as a result of the analysis, the perceived stress level was higher in women, those who were under the age ofthirty-five, those with less than 15 years of work experience, those who received psychological support during the pandemic period, and those who had an increase in smoking during the pandemic period. Unlike those who last a loved one due to COVID-19, the perceived stress level was higher in those who didn’t. It was observed that as the perceived stress level increased, the number of samples given fort he COVID-19 PCR test increased. Conclusion and Suggestions: In this study, the perceived stress levels of dentists working in private clinics were determined at the end of the first year of the pandemic. During this pandemic period which is stressful for all segments of the society, dentists are at risk for mental health problems. Considering that contagious diseases can have long-term psychological consequences, there is a need to develop policies and strategies to protect mental health and to establish mental health surveillance systems for both health professionals and the general public. Monitoring and evaluation of stress levels are of great importance in terms of interventions. It was determined that the majority of private clinic dentists had not received any training on COVID-19 in their workplaces. Training should be organized on this subject and the participation of dentists should be ensured. More studies are need in this area in order to identify and solve the problems of private clinic dentists. Professional chambers should follow the results of research in this area and act together while developing intervention programs. Giriş ve Amaç: COVID-19 pandemisi, halk sağlığı üzerine ciddi etkileri olan küresel bir acil durumdur. Sağlık çalışanları, pandemiden etkilenen ana gruplardan biridir. Yoğun stres altında çalışan sağlık çalışanları aynı zamanda en fazla enfekte olan gruplardan biri olmuştur. Özellikle diş hekimliği uygulamaları yüksek enfeksiyon riskiyle ilişkilendirilmektedir. Bu durum diş hekimlerinin sağlıklarını risk altında hissetmelerine ve stres artışına neden olmaktadır. Sağlıkta dönüşüm sürecinde yaygınlaşan özel ağız ve diş polikliniklerinde yoğun iş yükü altında, performans kaygısı ile çalışan diş hekimlerinin mevcut sorunlarının üzerine pandeminin zorlukları eklenmiştir. Diş hekimleri bu stresli süreçte ruh sağlığı sorunları açısından yüksek risk altındadır. Bu nedenle ruh sağlığının izlenmesi ve değerlendirilmesi, stresle ilişkili faktörlerin belirlenmesi önemlidir. Bu çalışmanın amacı İzmir ili merkez ilçelerindeki özel polikliniklerde çalışan diş hekimlerinin pandemi döneminde algılanan stres düzeylerini belirlemek ve ilişkili etmenleri araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma İzmir ili merkez ilçelerindeki özel polikliniklerde çalışmakta olan 207 diş hekimiyle (kapsayıcılık %80,2) yürütülmüş kesitsel tipte bir araştırmadır. Araştırmanın evrenini, İzmir’in 11 merkez ilçesinde yer alan 185 özel poliklinikten 565 diş hekimi oluşturmaktadır. Tabakalı küme örneklem seçimi yapılan araştırmanın verileri 8 Şubat- 30 Nisan 2021 tarihleri arasında toplanmıştır. Çalışmanın bağımlı değişkeni olan algılanan stres düzeyinin belirlenmesinde Algılanan Stres Ölçeği (ASÖ-14) kullanılmıştır. Bağımsız değişkenler sosyodemografik özellikler, sağlık durumu ve alışkanlıklar, çalışma yaşamı, pandemi döneminde çalışma koşulları ve kliniklere ait özellikler, diş hekiminin COVID-19 öyküsüne ilişkin değişkenler ve diş hekiminin işten ayrılma niyeti olmak üzere altı başlık altında gruplandırılmıştır. Değişkenleri içeren anket formundaki sorular; çalışmaya katılmayı kabul eden diş hekimleri tarafından öz bildirim yöntemiyle doldurulmuştur. Toplanan verilerin analizinde Student T, ANOVA, Mann-Whitney U, Kruskal Wallis testi, Spearman Korelasyon Analizi kullanılmıştır. Bulgular: Araştırma grubunun %53,6’sı kadın ve yaş ortalaması 35,29±12,40’tır. Diş hekimlerinin %22,2’sinin uzmanlık veya doktorası olmakla birlikte meslekte geçirilen süre ortalamaları 11,75±12,10 yıldır. Pandemi döneminde psikolojik destek alanların oranı %8,2’dir. Katılımcıların %7,7’si COVID-19 geçirdiğini, %30,4’ü COVID-19(+) olan birisiyle temaslı olduğunu, %88,9’u COVID-19 aşısı yaptırdığını bildirmiştir. Araştırma grubunun %70’inin çalışmakta olduğu klinikte COVID-19 ile ilgili bir eğitim almadığı belirlenmiştir. Algılanan Stres Ölçeği puan ortalaması 31,57±4,42 olup yapılan analizler sonucunda otuz beş yaş altında, kadınlarda, meslekte geçirilen süresi 15 yıldan az olanlarda, pandemi döneminde psikolojik destek alanlarda, pandemi döneminde sigara kullanımında artış olanlarda, COVID-19 nedeniyle yakınını kaybedenlerin aksine kaybetmeyenlerde algılanan stres düzeyi daha yüksektir. Algılanan stres düzeyi arttıkça COVID-19 PCR testi için örnek verme sayısının arttığı görülmüştür. Sonuç ve Öneriler: Bu çalışmada özel kliniklerde çalışmakta olan diş hekimlerinin pandeminin birinci yılı sonundaki algılanan stres düzeyleri belirlenmiştir. Toplumun her kesimi için stresli olan pandemi döneminde diş hekimleri ruh sağlığı sorunları açısından risk altındadır. Bulaşıcı hastalıkların uzun vadeli psikolojik sonuçları olabileceği hesaba katılarak hem sağlık çalışanları hem de toplumun geneli için ruh sağlığını koruyucu politikalar, stratejiler geliştirilmesine ve ruh sağlığı sürveyans sistemlerinin kurulmasına ihtiyaç vardır. Stres düzeylerinin izlenmesi ve değerlendirilmesi yapılacak müdahaleler açısından büyük önem taşımaktadır. Özel klinik diş hekimlerinin büyük çoğunluğunun COVID-19 ile ilgili eğitim almadıkları saptanmıştır. Bu konuda eğitimler düzenlenerek diş hekimlerinin katılımları sağlanmalıdır. Özel klinik diş hekimlerinin sorunlarının saptanması ve çözüme ulaştırılabilmesi için bu alanda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Meslek odaları bu alanda yapılan araştırmaların sonuçlarını takip etmeli ve müdahale programları geliştirilirken birlikte hareket edilmelidir.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Acu, İdris;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Introduction and objectives: Stress is the pushing of one's mental and physical limits in new situations. It is called the reactions of the organism to adapt to this new situation. In cases where stress, which is a part of our lives, cannot be coped with, negative results may occur physically and mentally. An individual's method of coping with stress creates psychological resilience, reactions to stress and the results it will bring. In this study, we aimed to examine the effects of the psychological resilience level and methods of coping with stress of the emergency service assistants working in Izmir during the COVID-19 pandemic on the perceived stress level and the factors that may be related to the stress level. Materials and Methods: 126 people were included in the cross-sectional analytical study conducted between April and June 2021. The data were collected under observation by the researcher. The dependent variable of the study is the perceived stress level. The main independent variables of the study are individuals' psychological resilience levels and methods of coping with stress. Other independent variables are socio-demographic characteristics, health status, working conditions, and other COVID-19-related conditions. Data analysis was performed using SPSS 24.0. Descriptive findings were presented as number, percentage, mean ± standard deviation, and median (smallest-maximum value). The relationship between independent variables and dependent variables was evaluated with Student's t test, One Way ANOVA, Mann Whitney U test, Spearman correlation analysis. Statistical significance level was accepted as p<0.05. Results: The median total score on the perceived stress level scale of 126 people participating in the study was found to be 27, 25.5 for women and 28.5 for men. The perceived stress level was found to be significantly higher in those living with a risky group at home, working in a medical school hospital, expressing their health status as bad or very bad in the last 30 days, and those who did not feel resilient. While the use of protective equipment, being vaccinated, adequate sleep, alcohol-smoking and other demographic characteristics did not affect the stress level, it was determined that those who received psychiatric treatment during the pandemic reduced their stress levels. There was a weak but significant (r=-0.309, p<0.001) negative correlation between the total score of the Scale of Coping with Stress and the total score of the Perceived Stress Level Scale. There was a weak but significant (r=-0.389, p<0.001) negative correlation between the total scores of the Adult Resilience Scale and the Perceived Stress Level Scale total scores. There was a moderate and significant (r= 0.462, p<0.001) positive correlation between the Stress Coping Methods Scale and the Adult Resilience Scale Total Scores. Conclusion: In this study, it was observed that as individuals' psychological resilience increases in coping with stress, their stress level decreases. In addition, the fact that people are a risky group at home and their perception of health is bad also increased the level of stress. The fact that individuals share their work-related problems, perceive their health status as good, and have a high capacity to cope with stress have been identified as factors that increase resilience. Giriş ve Amaç: Stres, karşılaşılan yeni durumlarda insanın ruhsal, bedensel sınırlarının zorlanmasıdır. Organizmanın, bu yeni duruma uyum sağlamak için gösterdiği tepkiler olarak adlandırılmaktadır. Yaşamımızın bir parçası olan stresle başa çıkılamadığı durumlarda, kişide bedensel ve ruhsal olarak olumsuz sonuçlar ortaya çıkabilir. Bireyin stresle başa çıkma yöntemi, psikolojik dayanıklılığı, strese verdiği tepkiler ve bunun getireceği sonuçlar doğurur. Bu çalışmada, COVID-19 pandemisinde İzmir ilinde çalışmakta olan acil servis asistanlarının psikolojik dayanıklılık düzeyi ve stresle başa çıkma yöntemlerinin algılanan stres düzeyi üzerine etkisini ve stres düzeyi ile ilişkili olabilecek etmenlerin incelenmesi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Nisan-Haziran 2021 tarihleri arasında kesitsel analitik tipte yapılan araştırmaya 126 kişi dahil edilmiştir. Veriler araştırmacı tarafından gözlem altında toplanmıştır. Çalışmanın bağımlı değişkeni: algılanan stres düzeyidir. Çalışmanın temel bağımsız değişkenleri ise bireylerin psikolojik dayanıklılık düzeyleri ve stres ile başa çıkma yöntemleridir. Diğer bağımsız değişkenler sosyo-demografik özellikler, sağlık durumu, çalışma koşulları ve COVID-19 ile ilgili diğer durumlardır. Veri analizi SPSS 24.0 kullanılarak yapılmıştır. Tanımlayıcı bulgular sayı, yüzde, ortalama ± standart sapma ve ortanca (en küçük-en büyük değer) olarak sunulmuştur. Bağımsız değişkenlerle bağımlı değişken arasındaki ilişki Student’s t testi, One Way ANOVA, Mann Whitney U testi, Spearman korelasyon analizi ile değerlendirilmiştir. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya katılan 126 kişinin Algılanan stres düzeyi ölçeği toplam puan medyan değeri 27, kadınlarda 25,5, erkeklerde 28,5 bulunmuştur. Evde riskli bir grup ile yaşayanlarda, tıp fakültesi hastanesinde çalışanlarda, son 30 gün içerisinde sağlık durumunu kötü ve çok kötü olarak ifade edenlerde, kendini dayanıklı hissetmeyenlerde algılanan stres düzeyi anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Koruyucu ekipman kullanma, aşılı olma, yeterli uyku, alkol-sigara kullanımı ve diğer demografik özellikler stres düzeyini etkilememişken, pandemi sırasında psikiyatrik tedavi alanların stres seviyelerini azaldığı saptanmıştır. Stresle Başa Çıkma Yöntemleri Ölçeği toplam puan ile Algılanan Stres Düzeyi Ölçeği toplam puan arasında zayıf düzeyde ancak anlamlı (r=-0,309, p<0,001) bir negatif korelasyon görülmüştür. Yetişkinler İçin Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği toplam puanları ile Algılanan Stres Düzeyi Ölçeği toplam puanları arasında zayıf düzeyde ancak anlamlı ( r=-0,389, p<0,001) negatif yönde bir korelasyon görülmüştür. Stresle Başa Çıkma Yöntemleri Ölçeği ve Yetişkinler İçin Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği Toplam Puanları arasında ise orta düzeyde ve anlamlı (r= 0,462, p<0,001) pozitif yönde bir korelasyon görülmüştür. Sonuç: Bu çalışmada bireylerin stresle baş etmede, psikolojik dayanıklılıkları arttıkça stres düzeyinin azaldığı görülmüştür. Ayrıca kişilerin evlerinde riskli bir grup olması ve sağlık algılarının kötü olması da stres düzeyini arttırmıştır. Bireylerin işle ilgili sorunlarını paylaşması, sağlık durumlarını iyi olarak algılamaları ve stresle başa çıkabilme kapasitelerinin yüksek olması dayanıklılığı arttıran unsurlar olarak saptanmıştır.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Aktoz M.; Altay H.; Aslanger E.; Atalar E.; Aytekin V.; Baykan A.O.; Çelik A.;
    Publisher: Turkish Society of Cardiology
    Country: Turkey

    [No abstract available] 2-s2.0-85083071884 PubMed: 32250347

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Çatma, Orhan;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Aim To determine the diagnostic and prognostic value of imaging with thermal camera compared to lung ultrasonography (USG) and gold standard test in patients who attend the emergency department with shortness of breath. With this result, to create a pre-diagnosis system that uses thermal imaging to determine the diagnosis, follow-up and treatment of the patients. Material and Method In our prospective and methodological study, starting after the approval of the ethics committee, 241 patients over the age of 18 who presented to the Ege University Faculty of Medicine Emergency Department for 6 months (23.9.2021-10.4.2022 ) and described shortness of breath in their application, were evaluated simultaneously with thermal camera and lung ultrasound. The descriptive data and findings obtained were recorded through the case report form. Results 241 patients were included in the study, and 46 patients were excluded during the study. In addition, 30 people participated in the study as a healthy control group. Lung ultrasound and thermal imaging were performed in the control group and all 241 patients. With the use of thermal camera of the chest, significant results were obtained in the diagnosis and differentiatial diagnosis of COPD attack, pulmonary edema, PTE; and also in the diagnosis of pneumonia in thermal images of the back. Especially in the diagnosis of pulmonary edema, this relation was found to be strong. It was observed that the highest meanh value and the highest rate of temperature increase were seen in patients with a lung mass. This finding was associated with increased vascularization of cancerous tissue. In our study, descriptive meanh values were obtained for some diseases. It was seen that temperature increases below these values can be used to rule out the specified disease, and temperature increases above these values can be supportive as an auxiliary test in terms of diagnosis. Values that thermography can distinguish between healthy and sick patients were set for each final diagnosis. Specificity and sensitivity values were set. Values with high clinical significance were determined. İn the differantial diagnosis of pneumonia, lung mass and pulmonary edema, the study were found to be successful. For pneumonia, a value of 0.6260 has a sensitivity of 73% and a specificity of 52%, A value of 0.6806 for lung mass was found to have 77% sensitivity and 67% specificity. On chest shots, a value of 0.6475 for pulmonary edema was found to have a sensitivity of 71% and a specificity of 61%. The highest temperature increase was detected in tumor tissue. In right-sided pneumonia diagnosed with the gold standard test, right-sided thermal camera measurement was found to have a moderately significant (AUC=0.599, 95% CI= 0.514-0.685, p=0.034) discriminating ability. It was found that dorsal left thermal camera measurement had a moderately significant (AUC=0.732, 95% CI= 0.628-0.836, p=0.001) discriminating ability in left lung mass diagnosed on CT imaging. While the BLUE protocol did not provide a distinction for patients with a lung mass, it was found to be 77% sensitive in patients with a mass on thermography images or newly diagnosed mass. In our study, we think that thermal imaging camera may be useful in the differential diagnosis of acute dyspnea and in cancer screening. Patients with covid-19 pneumonia and non-covid pneumonia patients were compared. The mean of the back thermal image was significantly higher in the covid pneumonia group (p=0.027, p=0.038). In our study, the sensitivity was 90.1% and the specificity was 99.4% when compared with the USG diagnosis of patients with a clinical final diagnosis of COPD. When patients with a clinical final diagnosis of pulmonary edema were compared with the diagnosis of USG, the sensitivity of USG was 83.8% and the specificity was 97.4%. The specificity for clinical end-diagnosis pneumonia is 91.8%, and the sensitivity is 70%. The specificity and sensitivity of the clinical final diagnosis of pneumothorax were found to be 100% and 83.3%. Patients with Right >3 B lines in USG(X2=3.964, p=0.046), right consolidation in USG (X2=9.983, p=0.002), left consolidation in USG (X2=6.275, p=0.012); in those with lung mass, DM, CAD and significant temperature increase in the right back thermal camera measurement; The 3-month mortality was higher and was reflected in statistical significance. 3-month mortality was 22.05% in the whole patient group. Conclusion Alternative tests are needed because the gold standard tests used in the diagnosis of patients presenting with dyspnea are costly and contains risk of intense radiation. Since thermal imaging is fast, non-invasive, well tolerated and cost-effective for patients, significant results in COPD attacks, pulmonary edema, and pneumothorax can be supported by further studies to ensure its usability in medical practice and the development of appropriate devices. Although it has been previously studied in patients with pneumonia, COPD, and COVID in the respiratory system, our study is the first in the literature to use a thermal camera for the differential diagnosis of all patients presenting with shortness of breath. In our study, comparative values was determined for some patient groups in ROC analyzes and numerical values were created for each diagnostic group. It is appropriate to carry out studies that support the usability of these values for differential diagnosis and diagnosis. Among the situations in which thermography contributes the most useful to the clinic; it is seen that chest and back wall images are more valuable in the differential diagnosis of different diseases. Pneumonia and the mass show high temperature values in dorsal images. On chest images, high meanh values are associated with pulmonary edema, but are significant for COPD attack and PTE. In our study, it is seen that it can be used in terms of lung mass screening and should be supported by focused studies on this subject. A significant increase was found in back temperatures in Covid pneumonia compared to non-covid pneumonias. There are studies in the literature supporting that it is a valuable diagnostic tool for its use as a community screening tool in pandemic situations. When the patient outcomes were compared with the thermal camera; Back measurements (right) were found to have a significant mean temperature increase in terms of 3-month mortality. In addition, a significant temperature increase was found in hospitalized patients compared to discharged patients. Therefore, our study shows that hospitalization/discharge can be used as a predictive test, and supportive studies are needed. Thermal camera analysis is an imaging method that can be diagnosed quickly; lung USG is an auxiliary method that can be used in the diagnosis and differential diagnosis of the most common causes of shortness of breath such as pulmonary edema, pneumothorax and pneumonia. Studies such as systematic review and meta-analysis with high level of evidence about imaging methods in patients who come to the emergency department with shortness of breath should be done. Thermal imaging can be considered a valid screening tool because it is fast, non-invasive, well tolerated, and cost-effective for patients. Amaç Acil servise nefes darlığı şikâyeti ile başvuran hastalarda termal kamera ile görüntülemenin akciğer ultrasonografisi (USG) ve altın standart teste göre tanısal ve prognostik değerliliğini saptamak. Bu neticeyle hastaların teşhis, takip, tedavisinin belirlenmesinde termal görüntülemeyi kullanan ön tanı sistemi oluşturmak. Materyal ve Metod Prospektif ve metodolojik olarak planlanan çalışmamızda Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi’ne etik kurul onayı alındıktan sonra 23.9.2021-10.4.2022 tarihleri arasında 6 ay süreyle başvuran ve başvurusunda nefes darlığı tarifleyen 18 yaş üstü 241 hasta termal kamera ve akciğer ultrasonu ile eşzamanlı değerlendirilmiştir. Elde edilen tanımlayıcı veriler ve bulgular olgu rapor formu aracılığıyla kaydedilmiştir. Bulgular Çalışmaya 241 hasta alınmış, 46 hasta çalışma sırasında çalışma dışı bırakılmıştır. Yanı sıra 30 kişi sağlıklı kontrol grubu olarak çalışmaya katılmıştır. Kontrol grubu ve 241 hastanın tamamına akciğer ultrasonu yapılmış ve termal görüntüleri kaydedilmiştir. Termal kamera kullanımı ile göğüs çekimlerinde KOAH atak, pulmoner ödem, PTE hastalarının tanısı ve ayrımı; sırt çekimlerinde pnömoninin tanısı konusunda anlamlı sonuçlar elde edildi. Özellikle pulmoner ödem tanısında bu ilişkinin güçlü düzey olduğu görüldü. Akciğerde kitlesi olan hastalarda en yüksek meanh değeri ile sıcaklık artışının en fazla oranda olduğu görüldü. Bu kanser dokusunun vaskülarizasyon artışı ile ilişkilendirildi. Çalışmamızda bazı hastalıklar için tanımlayıcı meanh değerleri elde edildi. Bu değerlerin altında kalan sıcaklık artışlarının belirtilen hastalığın ekartasyonunda kullanılabileceği ve üstünde kalan değerlerin tanı açısından yardımcı tetkik olarak destekleyici olabileceği görüldü. Termografinin hasta ve sağlıklı ayrımı yapabildiği değerler oluşturuldu. Her bir son tanı için özgüllük duyarlılık değerleri oluşturuldu. Klinik anlamlılığı yüksek olan değerler belirlendi. Buna göre; pnömoni, akciğer kitlesi ve pulmoner ödem tanı gruplarında hasta ayrımı yapabilmede başarılı olarak saptandı. Pnömoni için 0,6260 değeri %73 duyarlılık, %52 özgüllüğe sahip, akciğer kitlesi için 0,6806 değeri %77 duyarlılık, %67 özgüllüğe sahip olarak bulundu. Göğüs çekimlerinde ise pulmoner ödem için 0,6475 değeri %71 duyarlılık, %61 özgüllüğe sahip olarak bulundu. En yüksek sıcaklık artışı tümör dokusunda saptandı. Altın standart test ile tanısı konulmuş sağ taraflı pnömonide sırt sağ termal kamera ölçümünün orta düzeyde anlamlı bir (AUC=0,599, 95% CI= 0,514-0,685, p=0,034) ayırt etme yeteneği olduğu bulundu. BT görüntülemesinde tanısı konulmuş sol akciğer kitlesinde sırt sol termal kamera ölçümünün orta düzeyde anlamlı bir (AUC=0,732, 95% CI= 0,628-0,836, p=0,001) ayırt etme yeteneği olduğu bulundu. BLUE protokolü akciğer kitlesi olan hastalar için bir ayrım sağlamazken; termografi görüntüleri, kitlesi olan veya yeni tanı kitle hastalarında %77 sensitif bulunmuştur. Çalışmamızda bu tetkikin akut nefes darlığı ayırıcı tanısında ve malignite tetkikinde faydalı olabileceğini düşünmekteyiz. Covid-19 pnömonisi olanlarla non-covid pnömoni hastaları karşılaştırılmıştır. Sırt termal görüntü ortalaması covid pnömonisi olan grupta (p=0,027, p=0,038) anlamlı olarak daha fazla görülmüştür. Çalışmamızda klinik son tanısı KOAH olan hastalar USG tanısı ile karşılaştırıldığında duyarlılığı %90,1, özgüllüğü %99,4 bulunmuştur. Klinik son tanısı pulmoner ödem olan hastalar USG tanısı ile karşılaştırıldığında USG duyarlılığı %83,8, özgüllüğü %97,4 saptanmıştır. Klinik son tanı pnömoni için özgüllüğü %91,8, duyarlılığı %70’ tir. Klinik son tanı pnömotoraks için özgüllüğü %100, duyarlılığı %83,3 bulunmuştur. USG Sağ >3 B lines bulgusu olanlarda (X2=3,964, p=0,046), USG sağ konsolidasyonu olanlarda (X2=9,983, p=0,002), USG sol konsolidasyonu olanlarda (X2=6,275, p=0,012); akciğer kitlesi, DM, KAH olanlarda; sırt sağ termal kamera ölçümünde anlamlı ısı artışı olanlarda 3 aylık mortalite daha fazla çıkmış ve istatistiksel anlamlılığa yansımıştır. Tüm hasta grubunda 3 aylık mortalite %22,05 saptanmıştır. Sonuç Nefes darlığı ile gelen hastaların tanı ve takibinde kullanılan altın standart testlerin maliyetli oluşu ve yoğun radyasyon içermesi nedeni ile tanı ve tedavide kullanılacak alternatif testlere ihtiyaç duyulmaktadır. Termal görüntüleme, hızlı çalışması, invaziv olmaması, iyi tolere edilebilir olması, düşük maliyetli olması; KOAH atak, pulmoner ödem, pnömotoraksta anlamlı sonuçlar bulunması nedeni ile daha fazla çalışma ile desteklenerek tıbbi uygulamada kullanılabilirliği ve uygun cihazların geliştirilmesi sağlanabilir. Solunum sistemi anlamında daha önce pnömoni, KOAH, COVID hastalarında çalışılmış olsa da, çalışmamız nefes darlığı ile başvuran tüm hastaların ayırıcı tanısı için termal kameranın kullanıldığı literatürdeki ilk çalışmadır. Çalışmamızda ROC analizlerinde bazı hasta grupları için karşılaştırmalı anlamlılık saptanmış olup her bir tanı grubu için sayısal değerler oluşturulmuştur. Bu değerleri ayırıcı tanı ve tanı için kullanılabilirliğini destekleyen çalışmaların yapılması uygundur. Termografinin kliniğe en fazla katkı sağladığı durumlar arasında sırt çekimi ve göğüs ön duvar çekimlerinin farklı hastalıkların ayırıcı tanısında daha değerli olduğudur. Bu bağlamda sırt çekimlerinde pnömoni ve kitlenin yüksek sıcaklık değerleri gösterdiği görülmektedir. Göğüs çekimlerinde ise yüksek meanh değerleri pulmoner ödem ile ilişkili bulunmakla birlikte KOAH atak ve PTE için anlamlıdır. Çalışmamızda akciğer kitle taraması açısından kullanılabileceği görülmekte ve bu konuda odaklanmış çalışmalarla desteklenmelidir. Covid pnömonisinde non-covid pnömonilere göre sırt sıcaklıklarında anlamlı artış saptanmıştır. Pandemi dönemlerinde kitlesel tarama aracı olarak kullanımı konusunda değerli bir tanı aracı olduğunu destekleyen çalışmalar literatürde bulunmaktadır. Termal kamera ile hasta sonlanım durumları karşılaştırıldığında 3 aylık mortalite açısından sırt ölçümleri (sağ) anlamlı ortalama sıcaklık artışına sahip olarak bulunmuş. Ayrıca yatan hastalarda taburcu olanlara göre anlamlı sıcaklık artışı bulunmuştur. Bu nedenle çalışmamız yatış/taburculuk ön görücü bir test olarak kullanılabileceğini göstermekte olup destekleyici çalışmalara ihtiyaç vardır. Termal kamera hızlı tanı yapılabilen bir görüntüleme yöntemidir; akciğer USG pulmoner ödem, pnömotoraks, pnömoni gibi en sık görülen nefes darlığı nedenlerini ayırt etmede, tanıda kullanılabilen güvenilir bir yardımcı yöntemdir. Nefes darlığı ile acile gelen hastalarda görüntüleme yöntemleriyle ilgili kanıt düzeyi yüksek olan sistematik derleme, meta-analiz gibi çalışmaların yapılması gerekmektedir. Termal görüntüleme, hızlı çalışması, invaziv olmaması, iyi tolere edilebilir olması ve düşük maliyetli olması nedeniyle geçerli bir tarama aracı olarak düşünülebilir.