Advanced search in Research products
Research products
arrow_drop_down
Searching FieldsTerms
Any field
arrow_drop_down
includes
arrow_drop_down
Include:
The following results are related to COVID-19. Are you interested to view more results? Visit OpenAIRE - Explore.
54 Research products, page 1 of 6

  • COVID-19
  • Publications
  • Other research products
  • TR
  • Turkish
  • Ege University Institutional Repository
  • COVID-19

10
arrow_drop_down
Relevance
arrow_drop_down
  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Zoğal, Volkan; Emekli, Gözde;
    Country: Turkey

    Dünya Sağlık Örgütü tarafından 11 Mart 2020 tarihinde “küresel salgın” olarak ilan edilen Yeni Koronavirüs Hastalığı (COVID-19) küresel ölçekte turizm faaliyetlerini durma noktasına getirmiştir ve konaklama sektörü salgının en çok etkilediği alanlardan biri olmuştur. Bu süreçte, farklı motivasyonlarla sahip olunan, genellikle rekreatif amaçlarla ve yılın belirli dönemlerinde kullanılan ikinci konutların fonksiyonlarında ve anlamlarında bir değişim gözlenmiştir. Konuya giriş niteliğindeki bu çalışmada, salgın sürecinde ortaya çıkan bu değişimi Türkiye özelinde anlamak, olgunun mevcut ve muhtemel etkileri üzerinden bir değerlendirme yaparak sonraki çalışmalara bir zemin hazırlamak amaçlanmıştır. Bu kapsamda Türkiye’de resmi kurumlar tarafından salgını önlemek amacıyla getirilen kısıtlamalar, konuyla ilgili basın haberleri ve yerel yöneticilerin açıklamaları değerlendirilerek yorumlanmıştır. Türkiye’de salgının ortaya çıktığı ve yayılma hızının yüksek olduğu ilk dönemde ikinci konutlar; daha korunaklı, izole ve insanlar arası etkileşimin daha az olacağı düşüncesiyle bir “kaçış mekânı” olarak görülmüş ve birçok insanın riskli olarak gördüğü şehir merkezlerinden kıyılardaki, kırsal alanlardaki ve yaylalardaki ikinci konutlara gitmesiyle sonuçlanmıştır. Bu durum salgının farklı mekânlara yayılma riskini ve yeni önlemleri beraberinde getirmiştir. Normalleşme sürecinin ilk adımlarının atıldığı ve kısıtlamaların kısmen hafifletildiği yeni dönemde ise özellikle iç turizmde yaz tatiline yönelik planlar yeniden başlamıştır. Ancak hastalığın henüz tamamen bitmemiş olması ve virüsün yayılımının yeniden hızlanması riski sebebiyle, “sıfır temas” konseptli ikinci konutlar izole tatil yapmak isteyen tüketicilerin yoğun ilgisiyle karşılaşmıştır. Bu talep hem kiralık hem de satılık ikinci konutlarda ciddi fiyat artışlarını da beraberinde getirmiştir. The novel coronavirus disease (COVID-19), which was declared as pandemic by the World Health Organization on 11 March 2020, has brought tourism activities to a halt on a global scale and accommodation sector has been one of the most affected areas of the pandemic. Within this period, a change has been observed in the functions and meanings of the second homes, which are generally used for recreational purposes and at limited times of the year. in this study, we aimed to understand this phenomenon in Turkey and to prepare a ground for the next studies by making an evaluation over its current and possible effects. in this context, offical restriction, the news in the press and the statements of local administrators in Turkey were evaluated. Second homes were seen as an escape place for people who want to be isolated and avoid disease in the early period of the COVID-19 pandemic in Turkey, which resulted in human mobility from city centers to the second homes in coastal, rural and mountain areas. This situation brought the risk of spreading the virus to different places and new measures have been taken. Plans for summer holidays, especially in domestic tourism, have started again with the easing of the restrictions in Turkey. However, due to the fact that the pandemic has not completely finished yet and the risk of the virus spreading again still prevails, the second homes presented as “zero contact” have received intense interest from consumers who want to have an isolated holiday. This demand brought serious price increases in second homes for both rent and sale in Turkey.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Ertürk Beyter, Merve;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Background: Celiac disease is an enteropathy that occurs as a result of the consumption of gluten-containing foods in individuals with a genetic predisposition, and its treatment is a lifelong gluten-free diet. Due to COVID-19, a global pandemic was declared by WHO on March 11, 2020, and as a result, curfews were applied in our country. Objective: The aim of this study is to evaluate the effects of restrictive measures applied during the COVID-19 pandemic on children's adherence to the gluten-free diet. Method: The research was carried out in Ege University Faculty of Medicine, Department of Pediatric Gastroenterology, Hepatology and Nutrition. Fifty patients between the ages of 2 and 18 who were diagnosed with celiac disease and followed a gluten-free diet for at least 2 years were included in the study. Demographic data of the cases, body weight, height, body mass index values and standard deviation scores, tTG-IgA levels before and during the pandemic were recorded from the outpatient follow-up files and the hospital data system. Patients with serologically tTG-IgA levels above 20 U/ml were considered to have dietary compliance problems. A questionnaire was prepared verbally questioning the patients' compliance with the gluten-free diet and the factors that may affect it during the pandemic period. This questionnaire was filled in face to face during the outpatient follow-ups and with telephone interviews. Results: In our study, 31 (62%) of 50 celiac patients were female and 19 (38%) were male. The mean age at diagnosis is 11,93 ± 4,06 years. The three most common complaints at the time of diagnosis were growth retardation (56%), abdominal pain (46%), and diarrhea (36%). When our patients were evaluated anthropometrically before and after the pandemic; A statistically significant increase was found in body weight SDSs (p=0.006). A significant increase was found in height SDSs (p=0.01). There was an increase in BMI SDSs, but it was not statistically significant (p>0.05). While 64% of patients had negative tTG-IgA antibodies before the pandemic, this rate decreased to 56% during the pandemic, but no statistically significant difference was found (p=0.07). When dietary compliance was questioned verbally, 49 patients in our sample reported that they adhered to the diet before and after the pandemic. When the degree of adherence to the diet was questioned, 37 patients stated that they always adhered to the diet before and after the pandemic. When the tTG-IgA levels of these patients were compared before and after the pandemic, it was observed that there was an increase in antibody levels, but no statistically significant difference was found. This showed that the patient's statement was unreliable. When the frequency of eating out was questioned, a statistically significant decrease was observed during the pandemic compared to the pre-pandemic period (p=0.001). There was a decrease in the monthly income of the families during the pandemic, which was statistically significant (p=0.04). Before and during the pandemic, 45 patients stated that they had difficulty in supplying gluten-free food. While the most common reasons for this difficulty before the pandemic were that gluten-free products were expensive and not available in every market, the concern of being infected with COVID-19 and curfew were added to these during the pandemic. Conclusion: During the pandemic, there was an increase in the body weight and height SDS of the patients. This increase does not support the serological response. This suggests that the occurrence of inflammation and intestinal damage requires longer follow-up, and the time between pre-pandemic and pre-pandemic control examinations may be insufficient. Giriş: Çölyak hastalığı, genetik yatkınlığı olan bireylerde glüten içeren yiyeceklerin tüketilmesi sonucu ortaya çıkan bir enteropatidir ve tedavisi ömür boyu sürecek glütensiz diyettir. COVID-19 nedeniyle 11 Mart 2020’de DSÖ tarafından küresel pandemi ilan edilmiştir ve bunun sonucunda ülkemizde sokağa çıkma kısıtlamaları uygulanmıştır. Amaç: Bu çalışmanın amacı COVID-19 pandemisi sırasında uygulanan kısıtlayıcı önlemlerin çocukların glütensiz diyete uyumları üzerine etkilerinin değerlendirilmesidir. Yöntem: Araştırma Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Gastroenteroloji, Hepatoloji ve Beslenme Bilim Dalında yapıldı. Çölyak hastalığı tanısı almış ve en az 2 yıl süreyle glütensiz diyet uygulayan 2-18 yaş aralığındaki 50 hasta çalışmaya dahil edildi. Olguların demografik verileri, pandemi öncesindeki ve pandemi sırasındaki vücut ağırlığı, boy, vücut kitle indeksi değerleri ve standart deviasyon skorları, tTG-IgA düzeyleri poliklinik izlem dosyalarından ve hastane veri sisteminden kaydedildi. Serolojik olarak tTG-IgA düzeyi 20 U/ml’nin üstünde olan hastaların diyete uyum sorunu olduğu kabul edildi. Hastaların glütensiz diyete uyumunu ve pandemi döneminde buna etki edebilecek faktörleri sözel olarak sorgulayan bir anket düzenlendi. Bu anket formu hastaların poliklinik izlemlerinde yüz yüze ve telefon görüşmesiyle dolduruldu. Bulgular: Çalışmamızda 50 çölyaklı olgunun 31’si (%62) kız, 19’i (%38) erkek idi. Ortalama yaşı 11,93 ± 4,06 yıldır. Tanı anındaki en sık üç yakınma büyüme geriliği (%56), karın ağrısı (%46), ishal (%36) idi. Hastalarımız antropometrik olarak pandemi öncesi ve sonrası değerlendirildiğinde; vücut ağırlığı SDS’lerinde istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı (p=0,006). Boy SDS’lerinde anlamlı artış bulundu (p=0,01). VKİ SDS’lerinde artış olduğu görüldü fakat istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Pandemi öncesi %64 hastanın tTG-IgA antikoru negatifken bu oran pandemi sırasında %56’ya düşmüştü, ancak istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,07). Diyete uyum sözel olarak sorgulandığında örneklemimizdeki 49 hasta pandemiden önce ve sonra diyete uyduğunu bildirdi. Diyete uyum derecesi sorgulandığında 37 hasta pandemiden önce ve sonra diyete daima uyduğunu belirtti. Bu hastaların pandemi öncesi ve sonrası tTG-IgA düzeyleri kıyaslandığında antikor düzeylerinde artış olduğu görüldü fakat istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Bu da hastaların beyanının güvenilir olmadığını gösterdi. Dışarıda yemek yeme sıklığı sorgulandığında pandemi sırasında, pandemi öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalma görüldü (p=0,001). Pandemi süresince ailelerin aylık gelirinde düşüş görüldü, istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,04). Pandemi öncesi ve pandemi sırasında 45 hasta glütensiz gıdayı tedarik etmekte zorlandığını belirtti. Pandemiden önce bu zorlanmanın en sık nedenleri glütensiz ürünlerin pahalı olması ve her markette bulunmaması iken, pandemi süresince bunlara COVID-19 ile enfekte olma endişesi ve sokağa çıkma yasağı da eklendi. Sonuç: Pandemi süresince hastaların vücut ağırlığı ve boy SDS’lerinde artış olmuştur. Bu artışı serolojik yanıt desteklememektedir. Bu durum inflamasyon ve bağırsaktaki hasarın ortaya çıkmasının daha uzun takip gerektirdiğini hastaların pandemi öncesi ve pandemi sırasındaki kontrol muayeneleri arasındaki sürenin yetersiz olabileceğini düşündürmektedir.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Ünalp, Fulya;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü
    Country: Turkey

    Chicken coronavirus is responsible for infectious bronchitis virus (IBV) in chickens, a highly contagious acute viral respiratory disease. SARS-CoV-2 comes from the same family as the IBV and has many common characteristics. Therefore, antiviral effect studies with safer and accessible zoonotic IBV human lung infection model have critique potential for SARS-CoV-2 infection and cytokine storm modeling. In this study, the antiviral activity potential of Cistus creticus extract, commonly known as rock rose investigated. Recent mesenchymal stem cell (MSC) studies claimed MSC's are promising candidates for clinical treatment of inflammatory reactions as an immunological regulator during acute viral infection. Lung tissue infection model created by IBV infected alveolar bronchoalveolar carcinoma and epithelial cell line (CRL-5807) and THP-1 monocyte cells differentiated into M0 macrophages. Antiviral activity of C. creticus extract added triple co-culture supernatant virus titers calculated by using Tissue Culture Infectious Dose 50% (TCID50) method. Results of TCID50 showed promising antiviral potential against IBV infection. Also anti-inflammatory and antiviral activity of dental pulp MSCs and C. creticus extract combinations (concentrations of 10 μg/ml, 1 μg/ml ve 0,1 μg/ml ) determined by the production of pro-inflammatory cytokine IL-1β levels. ELISA results of supernatants collected from triple co-culture dental pulp MSCs added groups and C. creticus extract-dental pulp MSC combination added groups showed lower IL-1β cytokine levels (P ≤ 0.01) when IL-6 and TNF-α cytokine levels increased. Enfeksiyöz bronşitis virüsü (IBV), kanatlı hayvanlar arasında oldukça fazla bulaşıcılığa sahip bir akut viral solunum yolu hastalığı olan enfeksiyöz bronşitten sorumludur. SARS-CoV-2, IBV ile aynı virüs ailesinden gelmektedir ve iki virüs arasında birçok ortak özellik bulunmaktadır. Bu nedenle, zoonotik IBV modeli ile antiviral ajan çalışmaları SARS-CoV-2 enfeksiyonu sitokin fırtına modelleri için kritik potansiyele sahiptir. Halk arasında laden gülü olarak da bilinen Cistus creticus türlerinin antiviral etkinliğinin olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, C. creticus ekstraktının antiviral potansiyeli araştırılmış ve IBV'ye karşı antiviral özellik gösterdiği belirlenmiştir. Mezenkimal kök hücrelerin (MKH) anti-enflamatuar etkisinden dolayı klinik tedaviler için umut verici bir adaydır. IBV ile enfekte bronkoalveoler karsinom hücre hattı (CRL-5807) kültürlenmiş ve THP-1 hücrelerinin makrofaja farklılaşması sağlanmış, akciğer enfeksiyonu direkt ko-kültür modeli oluşturulmuştur. IBV enfeksiyonunda süpernatantlardan virüs titresi Doku Kültürü Enfektif Dozu %50 (DKID50) yöntemi kullanılarak hesaplanmıştır. Dental pulpa mezenkimal kök hücrelerinin anti-enflamatuar aktivitesi, üçlü ko-kültür akciğer enfeksiyonu ve C. creticus ekstraktı-dental pulpa MKH kombinasyonu uygulanmış gruplardan toplanan süpernatantlardaki IL-1β, TNF-α ve IL-6 sitokin seviyeleri ELISA yöntemi ile ölçülmüştür. Elde edilen sonuçlarda, dental pulpa MKH bulunan gruplarda pro-enflamatuar IL-1β'nın azaldığı (P ≤ 0.01), IL-6 ve TNF-α sitokin seviyelerinin arttığı bulunmuştur.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Aksu, Hazal;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü
    Country: Turkey

    Purpose: The purpose of this study was to compare the adaptation to pregnancy in women receiving and not receiving infertility treatment. Materials and Methods: The study was carried out online in Web environment between February-April 2021. The data were collected by using the data collection form created online through Google forms, by reaching the pregnant women who followed the relevant pages/groups after obtaining permission from the administrator of the page/groups related to infertility and pregnancy on Facebook and Instagram.The study included 51 pregnant women for the group receiving infertility treatment, 123 pregnant women for the group not receiving infertility treatment and a total of 174 pregnant women. In order to collect data, the Introductory Information Form containing introductory characteristics of individuals and the "Prenatal Self-Evaluation Questionnaire (PSEQ)" were used. The data was analyzed via the SPSS. In evaluation of the data, descriptive statistics, Chi-square test, Mann-Whitney U test and Kruskal-Wallis test were used. The results were evaluated at p<0.05 statistical significance level and at 95% confidence interval. Findings: In the study, the mean age of the pregnant women who received infertility treatment was 33.73±5.79 and 54.9% of them had a university or higher education level, while the mean age of the pregnant women who did not receive infertility treatment was 28.89±4.12, 62.6% is a university graduate. While it is the first pregnancy of 37.3% of the pregnant women who received infertility treatment, it is the first pregnancy of 62.7% of the pregnant women who did not receive infertility treatment. When the compliance of the two groups to pregnancy was compared, the mean PSEQ total score of the pregnant women who received infertility treatment was found to be 135.90±19.50, and 139.10±28.15 for the group who did not receive infertility treatment. Although the mean total score of PSEQ was lower in pregnant women who received infertility treatment, the difference was not statistically significant. The study determined a statistically significant difference between the two groups according to the "well-being for self and baby", "idenfitication with motherhood role", "preparation for labor" and "fear of helplessness and loss of control" subscale scores (p<0.05). The subscale scores of " well-being for self and baby " were found higher, and the subscale scores of " idenfitication with motherhood role ", " preparation for labor ", and " fear of helplessness and loss of control " were found lower in the group that became pregnant with infertility treatment. Conclusion: In the study the pregnant women receiving and not receiving infertility treatment had similar adaptations to pregnancy. In addition the pregnant women receiving infertility treatment had lower adaptation concerning the thoughts about one's own health and baby's health and higher adaptation concerning the acceptance of motherhood role, preparation for labor and fear of labor. Healthcare professionals should evaluate the adaptation to pregnancy and the affecting factors when providing care to pregnant women and make interventions for them to adap to pregnancy. Amaç: Araştırmanın amacı infertilite tedavisi alan ve almayan kadınların gebeliğe uyumlarının karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Araştırma Şubat-Nisan 2021 tarihleri arasında COVID-19 pandemisi nedeniyle yüz yüze veri toplanamadığı için web ortamında online olarak yürütülmüştür. Veriler Google formlar üzerinden online oluşturulan veri toplama formu kullanılarak, Facebook ve Instagram'da infertilite ve gebelik ile ilgili sayfa/grupların yöneticisinden izin alındıktan sonra ilgili sayfa/grupları takip eden gebelere ulaşılarak toplanmıştır. İnfertilite tedavisi alan grup için 51, almayan grup için 123 olmak üzere toplam 174 gebe araştırmaya dahil edilmiştir. Veri toplamak amacıyla bireylerin tanıtıcı özelliklerini içeren Tanıtıcı Bilgi Formu ve "Prenatal Kendini Değerlendirme Ölçeği (PKDÖ)" kullanılmıştır. Veriler SPSS ile analiz edilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde betimleyici istatistikler, ki kare testi, Mann Whitney U testi ve Kruskal Wallis testi kullanılmıştır. Sonuçlar istatistiksel anlamlılık düzeyi %95 güven aralığında, p<0,05 olarak değerlendirilmiştir. Bulgular:Araştırmada infertilite tedavisi alan gebelerin yaş ortalaması 33,73±5,79 olup, %54,9'u üniversite ve üzeri eğitim düzeyine sahipken, infertilite tedavisi almayan gebelerin yaş ortalaması 28,89±4,12 olup, %62,6'sı üniversite mezunudur. İnfertilite tedavisi alan gebelerin % 37,3'ünün ilk gebeliği iken, infertilite tedavisi almayan gebelerin %62,7'sinin ilk gebeliğidir. İki grubun gebeliğe uyumları karşılaştırıldığında infertilite tedavisi alan gebelerin PKDÖ toplam puan ortalaması 135,90±19,50 infertilite tedavisi almayan grubun 139,10±28,15 olarak saptanmıştır. İnfertilite tedavisi alan gebelerin PKDÖ toplam puan ortalaması daha düşük olmasına rağmen aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptanmamıştır. Ölçek alt boyut puanları incelendiğinde iki grup arasında "kendi ve bebeğinin sağlığı ile ilgili düşünceleri", "annelik rolünün kabulü", "doğuma hazır oluş" ve "doğum korkusu" alt ölçek puanları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). İnfertilite tedavisi ile gebe kalan grubun ''kendi ve bebeğinin sağlığı ile ilgili düşünceleri'' alt ölçek puanı daha yüksek, ''annelik rolünün kabulü'', ''doğuma hazır oluş'', ''doğum korkusu'' alt ölçek puanı daha düşük bulunmuştur. Sonuç: Çalışmada infertilite tedavisi alan ve almayan gebelerin gebeliğe uyumları benzerdir. Bununla birlikte infertilite tedavisi alan gebelerin kendi ve bebeğin sağlığı ile ilgili düşüncelerine yönelik uyumları daha düşük, annelik rolünün kabulü, doğuma hazır oluş ve doğum korkusuna yönelik gebeliğe uyumları daha yüksek bulunmuştur. Sağlık profesyonellerinin gebelere bakım verirken gebeliğe uyumu ve etkileyebilecek faktörleri değerlendirmeleri, gebeliğe uyum sağlamaya yönelik girişimlerde bulunmaları önerilmektedir.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Hüseynova, Samire;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Giriş: COVID-19 salgını tüm dünyayı ve ülkemizi etkisi altına almıştır. Bu salgında en çok etkilenenler arasında gelişimsel özellikleri nedeniyle çocuk ve gençler yer almaktadır. COVID-19 salgını sürecinde önceden psikiyatrik bozukluğu olan gençlerin ise daha fazla etkileneceği öngörülmektedir. Mevcut kriz sürecinin bu grubu iki farklı şekilde etkileyebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Birincisi bu süreçte psikiyatrik bozukluğu olan gençler için en ciddi risk hastalığın kötüleşmesidir. İkincisi de kısıtlamalar nedeniyle bu gençlerin, tedavilerini sürdürme ya da hastalık belirtilerindeki kötüleşme durumunda uygun bir sağlık merkezine ulaşma konusunda zorluk yaşama olasılıklarının yüksek olmasıdır. Bu çalışmada, COVID-19 Pandemisinin, Ege Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Travma ve Krize Müdahale Birimiminin başvuru profili üzerine etkilerini tespit etmeyi amaçladık. Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Travma ve Krize Müdahale Birimi’ne 01 Ocak 2019- 29 Şubat 2020 tarihleri arasında (Rutin Kriz grubu) ve 01 Mart 2020-29 Ekim 2020 tarihleri arasında başvuran (Pandemi Grubu) tüm olguların dosyaları geriye dönük olarak taranmış ve çalışmaya dahil olma kriterlerini karşılayan rutin kriz grubunda 70 ve pandemi grubunda 35 olgu çalışmaya alınmıştır. Her iki gruptaki olguların dosyaları incelenmesi sonucunda elde edilen veriler (Beck Depresyon Ölçeği, Kısa Semptom Envanteri puanları, psikiyatrik tanıları, kullandıkları ilaçlar, risk ve koruyucu faktörler v.b.) sosyodemografik veri formuna kaydedilmiştir. Bulgular: Araştırmamızdaki olguların yaş ortalaması 14.51±1.98 olup %59'u kızdır. Olguların yaklaşık yarısından fazlasının %53.3 oranla Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanısı aldığı, DEHB’yi sırasıyla %50.5 oranla depresif bozukluk ve %32.4 oranla anksiyete bozukluğu tanılarının izlediği saptanmıştır. Rutin kriz grubu ve pandemi grubu arasında sosyodemografik özellikler, psikiyatrik tanılar, risk faktörleri, Beck depresyon ölçek puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p=0.502). Rutin kriz grubunun Kısa Semptom Envanteri (KSE) alt ölçek puanlarından hostilite puanı, pandemi grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksektir (p=0.039). Pandemi grubunun işbirliğine yatkınlık puanının rutin kriz grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptanmıştır (p=0,041). Tedavide tek ilaç kullananların oranı pandemi grubunda (%42,9), rutin kriz grubuna göre (%21,4) anlamlı düzeyde yüksektir (p=0.039). Pandemi grubunda yeme bozukluğu tanısı olanların oranının (%8,6), rutin kriz grubundan anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu bulunmuştur (p=0.035). Pandemi grubunun okulda başarılı olma oranı (%62,9), rutin kriz grubunun okulda başarılı olma oranından (%28,6) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu bulunmuştur (p=0.002). Sonuç: Pandemi sürecinin getirdiği belirsizlik, izolasyon, yalnızlık hissi, yaşıt ilişkisi ve sosyal desteğin kaybı, günlük rutinlerin bozulması, özerklik ve özgürlüğün kısıtlanması, ölüm tehdidi, kontrolü kaybetme korkusu çocuk ve gençleri etkilemiştir. Bu etkinin psikiyatrik takiptetki çocuk ve gençlerde daha fazla olacağı öngörülmektedir. Çalışmamızda psikiyatrik takipteki gençlerde pandemi öncesi grup ile pandemi dönemi grubu arasında psikiyatrik tanıları arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Bu sonuç çalışmamızın pandeminin erken dönemlerini kapsıyor olması ile ilişkili olabileceği gibi hastanemizde karantina döneminde de riskli hastalarla Teletıp ile görüşmelere ve tedavilere devam edilmiş olması ile de ilişkili olabilir. COVID-19 pandemisinin gelecek nesillerin ruh sağlığı üzerindeki etkilerini önümüzdeki zamanlarda daha iyi anlaşılabilecektir ancak, ruhsal olarak daha incinebilir gruptaki, çocuk ve ergenlerle ilgili geliştirilecek ulusal ve uluslararası politikalara, önleme ve eylem planlarına ihtiyacın olduğu da açıktır. Introduction: The COVID-19 epidemic has affected the whole world and our country. Young people are among those most affected in this epidemic due to their developmental characteristics. It is predicted that young people with existing psychiatric disorders will be more likely to be affected during the COVID-19 epidemic. It should be noted that the current crisis process may affect this group in two different ways. First, the most serious risk for young people with psychiatric disorders in this process is worsening of their disorders. Secondly, because of the restrictions, these young people are more likely to have difficulties in accessing an appropriate health center in order to maintain their treatment or if their symptoms worsen. In this study, we aimed to determine the effects of the COVID-19 Pandemic on the admission profile of Ege University Department of Child and Adolescent Psychiatry, Trauma and Crisis Intervention Unit. Method: The files of all the cases admitted to Intervention Unit for Trauma and Crisis in the Department of Child and Adolescent Psychiatry, Ege University between 01 January 2019 - 29 February 2020 (the “Routine Crisis” group) and between 01 March 2020 - 29 October 2020 (the “Pandemic” Group) were retrospectively scanned. 70 cases from the "routine crisis" group and 35 cases from the "pandemic" group, who met the inclusion criteria, were included in the study. The files of the cases in both groups were examined, and the data (the scores of Beck Depression Inventory (BDI), Brief Symptom Inventory (BSI), psychiatric diagnoses, medications they used, risk and protective factors, etc.) were recorded in the sociodemographic data form. Results: The mean age of the cases in our study was 14.51±1.98 years and 59% of them were girls. It was found that more than half of the cases were diagnosed with Attention Deficit Hyperactivity Disorder (ADHD) with 53.3%, followed by depressive disorder with 50.5% and anxiety disorder with 32.4%, respectively. There was no statistically significant difference between the “routine crisis” group and the “pandemic” group in terms of sociodemographic characteristics, risk factors, BDI scores and diagnostic status (p=0.502). The hostility score of the Brief Symptom Inventory (BSI) in the “routine crisis” group was significantly higher than in the “pandemic” group (p=0.039). It was found that the rate of those diagnosed with eating disorders in the “pandemic” group (8.6%) was significantly higher than the in “routine crisis” group (p=0.035). The rate of success at school (62.9%) in the “pandemic group” was found to be significantly higher than that of the “routine crisis” group (28.6%) (p=0.002). Conclusion: The pandemic-related facts, which are isolation, feeling of loneliness, loss of peer relationships and social support, disruption of daily routines, restriction of autonomy and freedom, threat of death, fear of losing control have affected children and youth. It is predicted that this effect would be more severe in children and adolescents under psychiatric follow-up. In our study, no significant difference was found between the pre-pandemic group and the pandemic period group in terms of psychiatric diagnoses in youth under psychiatric follow-up. This result may be related to the fact that our study covered the early stages of the pandemic, as well as the fact that psychiatric interviews and treatments were continued with risky patients via telemedicine technique during the quarantine period in our hospital. The effects of the COVID-19 pandemic on the mental health of new generations will be better understood in the future. However, it is clear that there is a need for national and international policies, prevention and intervention plans for more vulnerable children and adolescents.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Mammadov, Kamil;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Introduction and Purpose: Due to the wide variety of etiological causes that may cause a change of consciousness,it is difficult for the clinician to make a diagnosis and should refer to auxiliary examinations. In this study, the contribution of ultrasonographic optic nerve sheath diameter(ONSD) measurement in intracranial intracranial pressure increase will be evaluated in determining the etiological cause in the patient of the change of consciousness. In other words,the effectiveness and reliability of determining whether the change in consciousness develops secondary to intracranial pathology, that is, neurological pathology, or that it is associated with encephalopathy, that is, non-neurological diseases such as metabolic, infective, toxic events,by ultrasonographic optic nerve sheath diameter measurement will be investigated. Material and Methods: Patients who applied to the Emergency Service of Ege University Medical Faculty Hospital with a change in consciousness between December 2020 and May 2021 were included in our study. Glasgow Coma Scale (GCS) and Four score were used as consciousness change scale. The data about the hemogram, blood gas, routine, biochemistry, imaging (CT, MRI) and the patient's outcome (mortality, discharge) requested by the indications of the patients were recorded in the case report form. Optic nerve sheath diameter (ONSD) measurement was performed by a medical residency student who was trained in the measurement of optic nerve sheath diameter in both eyes using an ultrasonography device in the emergency room with a 7.5 mHz linear probe. Age, gender, etiology, and final diagnosis were considered as independent variables. GCS,Four score, ONSD,routine biochemistry values were accepted as dependent variables. Cerebrovascular diseases ,infections of the central nervous system, epilepsy, intracranial masses were accepted as neurological causes, encephalopathy secondary to hypoglycemia and hyperglycemia, hepatic encephalopathy, uremic encephalopathy, sepsis-associated encephalopathy, acute confusional state secondary to systemic infection, delirium tremens, hypoxic encephalopathy, drug intoxication, methanol and ethanol intoxication, hypernatremia and encephalopathies secondary to hyponatremia were accepted as non-neurological causes. Data were uploaded to SPSS 20 program with sodium, osmolaride Correlation and chi-square tests were used to evaluate the relationship between e and mortality. It was planned to reject the H0 hypothesis if the type 1 error level was <0.05 at the 95% confidence interval. Results: Between December 2020 and May 2021, 112 patients who applied to the Emergency Service of Ege University Medical Faculty Hospital due to a change in consciousness were included in the study. Of the patients, 68 (60.7%) were male and 44 (39.3%) were female. The maximum age was 99, the minimum age was 29, and the mean age was 68. As the etiology of altered consciousness, 26.8%(30) neurological causes were determined as 73.2%(82) non-neurological causes.40%(12) cerebrovascular diseases, 33.3%(10) intracranial masses, 16.7%(5) epilepsy, 10%(3) infections of the central nervous system constituted the patients with neurologically-induced altered consciousness.(20) sepsis-related encephalopathy, 18%(15) uremic encephalopathy, 16%(13) acute confusional state secondary to systemic infection, 11%(9) hepatic encephalopathy, 6%(5) encephalopathy secondary to hypoglycemia and hyperglycemia, 6%(5%) ) hypoxic encephalopathy, 4.9%(4) hypernatremia and encephalopathy secondary to hyponatremia, 3.6%(3) delirium tremens, 1.2%(1) drug intoxication, 2.4%(2) methanol and 1.2%(1) ethanol intoxication, 1.2%(1 ) covid-19 associated encephalopathy, 1.2%(1) caused encephalopathy secondary to systemic inflammatory disease. In the group with neurological causes,right ONSD was found to be minimum 55mm, maximum, 78mm, mean 66.3mm (95% CI 63.9-68.7), and standard deviation was 6.4mm.Mean left ONSD was 66.2mm (95% CI 64.0-68.5), while minimum ONSD was 57mm,maximum 78mm, standard deviation was 6.0mm. In the non-neurological group, the right ONSD was minimum 45mm ,maximum 80mm, mean 64.1mm (95%CI 62.3-65.8), the standard deviation was 7.7mm, while the left ONSD was 63.6mm (95% CI 61.9-65.4), minimum ONSD 40mm, maximum 80mm, standard deviation was 8.0mm. The patients were compared with the ONST t-test according to Neurological and Non-Neurological causes.The mean difference was 2.23 mm for the right ONST and 2.575 for the left ONST. No statistically significant difference was found between the groups (right ONST p=0.157, left ONSD p=0.110). Conclusion: In our study,the reliability of determining whether the change of consciousness is secondary to a neurological or non-neurological cause by ultrasonographic ONSD measurement was investigated in patients admitted to the emergency department with change of consciousness.ONSDs were compared between the neurological and non- neurological groups. -test, right ONSD p=0.157,left ONSD p=0.110). The H0 hypothesis was accepted.In other words, it was concluded that in patients with altered consciousness, the etiologic cause could not be differentiated from ONSD. There is a need for comprehensive studies involving more patients on this subject. Giriş ve Amaç: Bilinç değişikliğine neden olabilecek etiyolojik nedenlerin çok çeşitli olması nedeni ile klinisyenin tanı koyması zorlaşmakta ve yardımcı tetkiklere başvurması gerekmektedir. Bu çalışmada ultrasonografik optik sinir kılıf çapı ölçümü(OSKÇ) ile noninvaziv olarak kafa içi basıncı artışının demonstre edilmesinin, bilinç değişikliği hastasında etiyolojik nedenin saptanmasında katkıları değerlendirilecektir. Başka bir deyişle bilinç değişikliğinin intrakraniyal patolojiye yani, nörolojik patolojiye ikincil geliştiğini veya metabolik, enfektif, toksik olaylar gibi non-nörolojik hastalıklar ile ilişkili olduğunu, ultrasonografik optik sınır kılıf çapı ölçümü ile belirlenmesinin etkinlik ve güvenilirliği araştırılacaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamamıza Aralık 2020-Mayıs 2021 arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisine bilinç değişikliği nedeni ile başvuran hastalar alındı. Bilinç değişikliği ölçeği olarak Glaskow Koma Skalası(GKS) ve Four skoru kullanıldı. Hastaların endikasyon gereği istenen hemogram, kan gazı, rutin, biokimya, görüntüleme (BT,MR) ve hastanın sonlanımı (mortalite, taburcu) ilgili veriler olgu rapor formuna kaydedildi. Optik sinir kılıf çapı (OSKÇ) ölçümü eğitimi almış tıpta uzmanlık öğrencisi tarafından, acil serviste bulunan ultrasonografi cihazı ile 7.5 mHz lineer prob kullanılarak her iki gözde optik sinir kılıf capı ölçümü yapıldı. Yaş, cinsiyet, etiyoloji, son tanı bağımsız değişkenler olarak kabul edildi. GKS, Four skoru, OSKÇ, rutin biyokimya değerleri bağımlı değişken olarak kabul edildi. Serebrovasküler hastalıklar, santral sinir sisteminin enfeksiyonları, epilepsi, intrakraniyal kitleler nörolojik neden olarak kabul edilirken hipoglisemi ve hiperglisemiye sekonder ensefalopati, hepatik ensefalopati, üremik ensefalopati, sepsis ilişkili ensefalopati, sistemik enfeksiyona sekonder akut konfüzyonel durum, deliryum tremens, hipoksik ensefalopati, ilaç intoksikasyonu, metanol ve etanol intoksikasyonu, hipernatremi ve hiponatremiye sekonder ensefalopatiler ise non-nörolojik neden olarak kabul edildi. Veriler SPSS 20 programına yüklendi. İki grubun OSKÇ karşılaştırmasında t-testi kullanılırken, OSKÇ ile sodyum, osmolarite, mortalite arasındaki ilişkinin değerlendirilmesinde korelasyon ve ki-kare testleri uygulandı. H0 hipotezinin %95 güven aralığında, tip 1 hata düzeyi <0.05 olması durumunda reddedilmesi planlandı. Bulgular: Aralık 2020-Mayıs 2021 arasında arasında bilinç değişikliği nedeni ile Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisine başvuran 112 hasta çalışmaya alındı. Hastaların 68'sini erkek (%60,7),44'ünü kadın (%39,3) hastalar oluşturmakta idi. Maksimum yaş 99, minimum yaş 29, ortalama yaş 68 saptandı. Bilinç değişikliği etiyolojisi olarak %26,8(30) nörolojik%73,2(82) non-nörolojik nedenler saptandı. Nörolojik nedenli bilinç değişikliği olan hastaları %40(12) serebrovasküler hastalıklar, %33.3(10) intrakraniyal kitleler, %16.7(5) epilepsi, %10(3)santral sinir sisteminin enfeksiyonları oluşturdu. Non-nörolojik nedenli bilinç değişikliği hastalarda ise %24(20) sepsis ilişkili ensefalopati, %18(15) üremik ensefalopati, %16(13) sistemik enfeksiyona sekonder akut konfüzyonel durum, %11(9) hepatik ensefalopati, %6(5)hipoglisemi ve hiperglisemiye sekonder ensefalopati, %6(5)hipoksik ensefalopati, %4.9(4)hipernatremi ve hiponatremiye sekonder ensefalopati, %3.6(3) deliryum tremens, %1.2(1) ilaç intoksikasyonu, %2.4(2) metanol ve %1.2(1) etanol intoksikasyonu, %1.2(1) covid-19 ilişkili ensefalopati, %1.2(1)sistemik inflamatuar hastalığa sekonder ensefalopati oluşturdu. Nörolojik nedenli grupta sağ OSKÇ minimum 55mm,maksimum, 78mm, ortalama 66.3mm (%95 GA 63.9-68.7), standart sapma 6.4mm bulundu. Sol OSKÇ ortalama 66.2mm (%95 GA 64.0-68.5) saptanırken, minimum OSKÇ 57mm, maksimum 78mm, standart sapma ise 6.0mm saptandı. Non-Nörolojik nedenli grupta ise sağ OSKÇ minimum 45mm, maksimum 80mm, ortalama 64.1mm (%95GA 62.3-65.8), standart sapma 7.7mm bulunurken, sol OSKÇ ortalama 63.6mm(%95 GA 61.9-65.4), minimum OSKÇ 40mm, maksimum 80mm, standart sapma ise 8.0mm saptandı. Hastaların Nörolojik ve Non-Nörolojik nedenlere göre OSKÇ t-testi ile karşılaştırdı. Sağ OSKÇ için ortalama fark 2.23mm, sol OSKÇ için ise 2.575 bulundu. Gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (sağ OSKÇ p=0.157,sol OSKÇ p=0.110). Sonuç: Çalışmamızda acil servise bilinç değişikliği ile başvuran hastalarda bilinç değişikliğinin nörolojik veya non-nörolojik nedene sekonder olduğunu ultrasonografik OSKÇ ölçümü ile belirlenmesinin güvenilirliği araştırıldı. Nörolojik ve Non-nörolojik grup arasında OSKÇ'ları karşılaştırıldı. İstatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (t-testi, sağ OSKÇ p=0.157, sol OSKÇ p=0.110). H0 hipotezi kabul edildi. Yani bilinç değişikliği hastalarında OSKÇ ile etiyolojik neden ayırt edilemediği sonucuna varılmıştır. Bu konuda daha fazla sayıda hasta alınan kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

  • Embargo Turkish
    Authors: 
    Zengin, Dilek;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü
    Country: Turkey

    Introduction: The transition to distance education with the COVID -19 pandemic period has led to the need for innovative methods in the teaching of psychomotor skills in nursing. Aim: This research was conducted to determine the effect of video-assisted distance education on the acquisition of knowledge and skills in pediatric drug administration in nursing students. Method: The research is an experimental type study with a pretest-posttest control group. It was conducted with 68 fourth-year intern students studying at Ege University Faculty of Nursing between December 2020 and May 2021. The data were collected by the researcher by questionnaire method. "Individual Identification Form", "Pediatric Drug Administration Skills Knowledge Test", "Attitude Scale Towards E-Learning", "Perceived Learning Scale" and "Pediatric Drug Administration Control Form" were used to collect data. In the study, the google form link containing the 'Individual Identification Form' and the "Attitude Scale Towards E-learning" was sent online to the students in the study and control groups, and the participants were provided to fill in. "Pediatric Drug Administration Skills Knowledge Test" was applied as pre-test in the online environment. Students in the study and control groups were given online synchronous training in the Microsoft Teams program. "Pediatric Drug Administration Skills Training" was explained to the students in the control group by the researcher through the power point presentation. The students in the study group were given video training by the researcher. After the education, "Pediatric Drug Administration Skills Knowledge test" was applied to the students in both groups as post- test. After the theoretical lessons were completed and the post-test application was made, it was ensured that each of the students in the control and study groups did all of the pediatric drug administration steps on a model doll in the online environment. Meanwhile, the evaluation of the students was made by two independent peers in line with the "Pediatric Drug Administration Control Form" and feedback was given to the students after the application. After the applications were completed, a google form link containing the "E-learning Attitude Scale" and "Perceived Learning Scale" was sent to the students in both groups online and the participants were asked to fill it out. Finally, in order to evaluate the permanence of their knowledge, two weeks after the post-test, "Pediatric drug administration Skills Knowledge Test" was applied to both groups as test-retest. Results: It was determined that there was a significant difference in the scores of the students included in the study group and the students in the control group before education, after education and test-retest knowledge tests (p<0.001). According to Observer 1 and Observer 2, it was determined that there was a statistically significant difference (p<0.001, p<0.001) between the study group and the control group at each step of pediatric drug administration skills. There was a significant difference in the scores of the attitude scale towards e-learning before and after the education in both groups (p<0.001), the increase in scores was parallel in both groups (p=0.307) and there was no difference between the groups (p=0.821). There was no statistically significant difference between the groups in terms of perceived learning total score averages (p= 0.052). Conclusion: It has been determined that teaching with video has a positive effect on students' acquisition of knowledge and skills in pediatric drug administration. Providing the opportunity to practice on model dolls in supporting the acquisition of psychomotor skills in the distance education period positively affected the students' perceived learning level and attitudes towards e-learning. Giriş: COVID -19 pandemi süreci ile birlikte uzaktan eğitime geçiş yapılması, hemşirelikte psikomotor becerilerin öğretiminde yenilikçi yöntemlere ihtiyaç duyulmasına neden olmuştur. Amaç: Bu araştırma, video destekli uzaktan öğretimin hemşirelik öğrencilerinde pediatrik ilaç uygulama bilgi ve beceri kazanımına etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Araştırma ön test - son test kontrol gruplu deneysel tipte bir çalışmadır. Aralık 2020 - Mayıs 2021 tarihleri arasında, Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi'nde öğrenim gören 68 dördüncü sınıf intörn öğrenci ile yürütülmüştür. Veriler araştırmacı tarafından anket yöntemiyle toplanmıştır. Verilerinin toplanmasında 'Birey Tanılama Formu', 'Pediatrik İlaç Uygulama Becerileri Bilgi Testi', 'E-Öğrenmeye Yönelik Tutum Ölçeği', 'Algılanan Öğrenme Ölçeği' ve 'Pediatrik İlaç Uygulama Kontrol Formu' kullanılmıştır. Araştırmada çalışma ve kontrol grubundaki öğrencilere 'Birey Tanılama Formu've 'E-öğrenmeye Yönelik Tutum Ölçeği' ini içeren google form linki online olarak gönderilmiş ve katılımcıların doldurulması sağlanmıştır. Online ortamda 'Pediatrik Ilaç Uygulama Becerileri Bilgi Testi" ön test olarak uygulanmıştır. Çalışma ve kontrol grubundaki öğrencilere Microsoft Teams programında online olarak senkron eğitim verilmiştir. Kontrol grubundaki öğrencilere 'Pediatrik Ilaç Uygulama Becerileri Eğitimi' power point sunumu üzerinden araştırmacı tarafından anlatılmıştır. Çalışma grubundaki öğrencilere ise araştırmacı tarafından video ile eğitim verilmiştir. Eğitim sonrası her iki gruptaki öğrencilere "Pediatrik Ilaç Uygulama Becerileri Bilgi Testi" son test olarak uygulanmıştır. Teorik dersler tamamlandıktan ve son test uygulaması yapıldıktan sonra kontrol ve çalışma grubunda yer alan öğrencilerin her birinin online ortamda pediatrik ilaç uygulama basamaklarının tümünü maket bebek üzerinde yapması sağlanmıştır. Bu sırada öğrencilerin, birbirinden bağımsız iki akranı tarafından "Pediatrik İlaç Uygulama Kontrol Formu" doğrultusunda değerlendirilmesi yapılmış ve uygulama sonrasında öğrencilere geri bildirim verilmiştir. Uygulamalar tamamlandıktan sonra her iki gruptaki öğrencilere "E- öğrenmeye Yönelik Tutum Ölçeği" ve "Algılanan Öğrenme Ölçeği"ni içeren google form linki online olarak gönderilmiş ve katılımcıların doldurması sağlanmıştır. Son olarak bilgilerinin kalıcılığını değerlendirmek amacıyla her iki gruba son testten iki hafta sonra "Pediatrik Ilaç Uygulama Becerileri Bilgi Testi" test tekrar test olarak uygulanmıştır. Bulgular: Çalışma grubuna dahil olan öğrenciler ile kontrol grubuna dahil olan öğrencilerin eğitim öncesi, eğitim sonrası ve test tekrar test bilgi testleri puan artışlarında ileri düzeyde anlamlı farklılık olduğu belirlenmiştir (p<0,001). Gözlemci 1 ve Gözlemci 2'ye göre, pediatrik ilaç uygulama becerilerinin her bir basamağında çalışma grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı farklılık (p<0,001, p<0,001) olduğu belirlenmiştir. Her iki grupta da eğitim öncesi ve eğitim sonrası e-öğrenmeye yönelik tutum ölçeği puan artışlarında istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı farklılık olduğu (p<0,001), puan artışının her iki grupta da paralel olduğu (p=0,307) ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık (p=0,821) olmadığı belirlenmiştir. Algılanan öğrenme ölçeği toplam puan ortalamaları bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p= 0,052). Sonuç: Video ile öğretimin öğrencilerin pediatrik ilaç uygulama bilgi ve beceri kazanımına olumlu yönde etki ettiği saptanmıştır. Uzaktan eğitim sürecinde psikomotor beceri kazanımının desteklenmesinde maket bebek üzerinde uygulama yapabilme fırsatının sağlanması öğrencinin algılanan öğrenme düzeyine ve e-öğrenmeye yönelik tutumlarını olumlu yönde etkilemiştir.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    İnandı, Tacettin; Sakarya, Sibel; Ünal, Belgin; Ergin, Işıl;
    Country: Turkey

    The COVID-19 epidemic is an acute public health event that is rapidly progressing, which can adversely affect human health and requires rapid intervention. In order to prevent and control such an epidemic that does not yet have an effective treatment and vaccine and can be transmitted easily, it is necessary to make risk assessments, review interventions, and strengthen and relax the measures from time to time. In this article, the concept of risk assessment is discussed, and then, the international guidelines are reviewed and the risk indicators that can be used during the ups and downs of the COVID-19 outbreak and the intervention indicators required to manage this risk are examined. Variables that can be considered when evaluating their own situation at the provincial level are presented. In order to carry out the risk assessment required to direct the interventions to control the outbreak, it was emphasized that expert teams need to be formed, cooperation between sectors and institutions should be established, the right questions should be asked, information about the outbreak should be accessible and transparent, and effective risk communication and community participation should be assured. COVID-19 salgını hızla ilerleyen, insan sağlığını olumsuz etkileyebilecek ve hızlı müdahale edilmesi gereken akut halk sağlığı olayıdır. Henüz etkin tedavisi ve aşısı olmayan ve kolay bulaşabilen böyle bir salgını önlemek ve kontrol altına almak; salgının her evresinde risk değerlendirmesi yapmayı, müdahalelerin gözden geçirilmesini, zaman zaman önlemlerin güçlendirilip, gevşetilmesini gerektirmektedir. Bu yazıda risk değerlendirilmesi kavramı ele alınmış, ardından ülkemizde yerel düzeyde uygulamak üzere, uluslararası rehberler gözden geçirilerek COVID-19 salgınının yükselme ve iniş dönemlerinde kullanılabilecek risk göstergeleri ile bu riski yönetmek için gerekli olan müdahale göstergeleri incelenmiştir. İl düzeyinde karar vericilerin kendi durumlarını değerlendirirken dikkate alabilecekleri değişkenler sunulmuştur. Salgının kontrolüne yönelik müdahalelere yön vermede gerekli olan risk değerlendirmesinin yapılabilmesi için, uzman ekiplerin oluşturulması, sektörler ve kurumlar arası işbirliği, doğru soruların sorulması, salgınla ilgili bilgilerin erişilebilir ve şeffaf olması, etkin bir risk iletişiminin ve toplum katılımının gerekliliği vurgulanmıştır.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Karakuvalık, Akın;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Giriş ve Amaç: 2019 yılının sonunda Çin'in Hubei Eyaletindeki bir şehir olan Wuhan’dan yayılan ve zaman içerisinde pandemiye dönüşen COVID-19’un küresel çaptaki etkileri halen devam etmektedir. Yaklaşık iki yıllık zaman içerisinde virüsün sebep olduğu klinik özellikler ve geliştirilmeye devam eden destek ve spesifik tedavi algoritmaları ile ilgili birçok çalışma ve makale yayınlanmıştır. Kuşkusuz bu klinik özelliklerin en çok üzerinde durulanlarından biri de COVID-19 hastalarında özellikle yoğun bakım izlem sırasında ortaya çıkan akut böbrek hasarıdır. Bu çalışmada, COVID-19 tanısı ile yoğun bakımda izlem sırasında akut böbrek hasarı nedeniyle hemodiyaliz ihtiyacı gelişen hastalarda böbrek yetmezliği ve mortaliteyi öngören klinik ve demografik verilerin retrospektif olarak belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Çalışmamız tek merkezli retrospektif bir çalışma olarak tasarlanmıştır. Çalışmaya 13 Nisan 2020-5 Aralık 2021 tarihleri arasında Anestezi ve Reanimasyon Anabilim Dalı bünyesindeki COVID-19 yoğun bakım ünitesinde izlem sırasında akut böbrek hasarı nedeniyle hemodiyaliz ihtiyacı gelişen 101 hasta dahil edilmiştir. Hastaların sosyodemografik özellikleri, komorbid hastalıkları, vital bulguları, destek ve spesifik aldığı tedaviler, laboratuvar değerleri, kontrast maruziyetleri, kardiyopulmoner ressüsitasyon öyküleri, yatış anındaki anestezi skorları, hemodiyalize ilk alındıkları günkü RIFLE evreleri, aşı durumları, tomografi raporları, pcr sonuçları elektronik hasta dosyası ve epikrizler üzerinden incelenip kaydedildi. Sürekli değişkenler için en düşük ve en yüksek değerin yanında ortalama ve standart sapmalar değerlendirildi. Kesikli değişkenler için frekans (n) ve yüzde (%) hesaplandı. Hastaların laboratuvar değerleri ve belirtilen diğer bazı özelliklerinin gruplara göre karşılaştırılması için ki-kare istatistiksel yöntemi kullanıldı. Mortaliteyi öngören değerleri saptamak için cox regresyon analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 101 hastanın ortalama yaşları 69,9 (29-93) olup, %37’si kadın, %63’ ü erkek olarak saptanmıştır. 101 hastanın %16’sı yoğun bakımda taburcu olmuş, %84’ü ise eksitus olmuştur. Taburcu olan hastaların %56’sı inotrop tedavisi alırken; eksitus olanların %98’i inotrop tedavisi almıştır. Bu fark istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p<0,05). Hastalar aşı durumlarına göre değerlendirilmiş; aşı olmak/sayısı ile sağ kalım arasından anlamlı bir ilişki saptanamamıştır. Hastaların tomografide akciğer tutulumları ile sağ kalım arasındaki ilişki değerlendirilmiş olup; tomografi bulguları düşük olasılıkla COVID-19 pnömonisi olarak rapor edilen hastalarda sağ kalım anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda COVID-19 yoğun bakım ünitesinde takipte ABH nedeniyle hemodiyalize giren 101 hasta retrospektif olarak incelenmiştir. Mortalite oranı %85 olarak saptanmıştır. Bu oran oldukça yüksek bir değerdir. Çalışmamızda COVID-19 varlığında yoğun bakımda ABH gelişen hastaların mortalitesinin yüksek olduğu gösterilmiştir. Yaş, ek komorbid hastalıkların olması, renal replasman tedavisine erken başlanması, inotrop tedavi varlığı ve sayısı, bazı laboratuvar parametreleri, tomografi tutulum derecesi gibi bazı faktörlerin mortalite üzerinde belirleyici olduğu görülmüştür. Background & Aims: The global effects of COVID-19, which spread from Wuhan, a city in China's Hubei Province at the end of 2019, and turned into a pandemic over time, still continue. In about two years, many studies and articles have been published about the clinical features caused by the virus and the support and specific treatment algorithms that continue to be developed. Certainly, one of the most emphasized clinical features is acute kidney injury that occurs in COVID-19 patients, especially during intensive care follow-up. In this study, it was aimed to determine the clinical and demographic data predicting renal failure and mortality in patients who developed a need for hemodialysis due to acute kidney injury during follow-up in the intensive care unit with the diagnosis of COVID-19 retrospectively. Material & Methods: Our study was designed as a single-center retrospective study. 101 patients who developed hemodialysis due to acute kidney injury during follow-up in the COVID-19 intensive care unit of the Department of Anesthesia and Reanimation between April 13, 2020 and December 5, 2021 were included in the study. Sociodemographic characteristics of patients, comorbid diseases, vital signs, support and specific treatments, laboratory values, contrast exposures, cardiopulmonary resuscitation histories, anesthesia scores at hospitalization, RIFLE stages on the first day of hemodialysis, vaccination status, tomography reports, PCR results, electronic patient file and analyzed and recorded over epicrisis. For continuous variables, mean and standard deviations were evaluated, as well as the lowest and highest values. Frequency (n) and percent (%) were calculated for discrete variables. Chi-square statistical method was used to compare the laboratory values and some other characteristics of the patients according to the groups. Cox regression analysis was performed to determine values predicting mortality. Results: In our study, 101 patients who underwent hemodialysis due to AKI during follow-up in the COVID-19 intensive care unit were reviewed retrospectively. The mortality rate was found to be %85. This ratio is quite high. In our study, it has been shown that the mortality of patients who develop AKI in the intensive care unit in the presence of COVID-19 is high. Some factors such as age, presence of additional comorbid diseases, early initiation of renal replacement therapy, presence and number of inotropic therapy, some laboratory parameters, and degree of tomography involvement were found to be determinative on mortality. Conclusions: In our study, the mortality rate was %85, which is quite high.Considering the history of the study, the high mortality can be explained because the treatment protocols are not fully known, ineffective and trial drugs are used, vaccination plans have not yet started at the time of the study, steroid and anticoagulant treatments are not known exactly, and routine treatment is not started.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Genlik, Selin;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü
    Country: Turkey

    Veganizm bir yaşam tarzı olarak tanımlanmakta ve bireyler tarafından benimsenmektedir. Vegan bireylerin seçimleri ekoloji, sağlık, prestij, etik/hayvan hakları, tat/lezzet, sosyal çevre gibi birden fazla faktörden etkilenmektedir. Bu çalışmada vegan yaşam tarzının ekolojiyle ilişkisi göz önüne alınarak çevreye duyarlı eko etiketli ürünlere yönelik vegan olan ve vegan olmayan bireyler arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmak amaçlanmıştır. Literatür, araştırma problemi çerçevesinde ele alınmış, veri toplama aracı olarak anket yöntemi kullanılmış ve SPSS programı aracılığıyla analizler gerçekleştirilmiştir. Anketin ön çalışma ile doğrulanmasının ardından vegan ve vegan olmayan bireylerin eşit katılım göstermesi sağlanarak farklı tüketici gruplarına ait eko etiketli ürünlere yönelik görüşler toplanmıştır. Veriler, Covid-19 pandemisi ve vegan birey sayısının az olmasından kaynaklanan iletişim zorluğu nedeniyle internet aracılığı ile toplanmıştır. Anket 44 sorudan oluşmaktadır ve 208 vegan birey 224 vegan olmayan birey katılım göstermiştir. Nicel yöntemler kullanılarak anket analiz edilmiş, verilen cevaplar doğrultusunda veri birleştirme tekniği kullanılarak uygun aralıklarda gruplandırmalar gerçekleştirilmiştir. Araştırma problemi, yapılan analiz sonuçları doğrultusunda tartışılmıştır. Tüketicilerde, eko etiketli ürünlerin diğer ürünlere göre daha sağlıklı, doğaya faydalı, daha olumlu imaja sahip ve fiyat farklılıklarının olduğu düşüncesi hâkimdir. Ürünü elde etmek için ödenecek bedelin artması olumlu olan satın alma davranışını olumsuz yönde etkilemektedir. Ayrıca vegan bireyler eko etiketli ürünleri vegan olmayan bireylere göre daha prestijli bulmaktadır ve vegan olmayan bireylere göre daha fazla ödeme yapma ve satın alma eğilimindedir. Kişisel geliri yüksek olan vegan bireyler, diğer vegan bireylere göre eko etiketli ürünleri daha prestijli bulmaktadır. Vegan yaşam tarzını benimsemiş bireylerde kadınların erkeklere göre daha fazla ödeme yapma ve satın alma davranışı gösterme eğiliminde olduğu ortaya çıkmıştır. Aynı durum bireylerin eğitim düzeyi arttıkça da görülmektedir. Bekar ve çocuğu olmayan bireylerin tutumlarının çevreyi daha destekleyici olduğu, ebeveynlerin ise satın alma davranışlarıyla harekete geçtikleri sonucuna varılmıştır. Çevreye olan hassasiyetin yaş ilerledikçe azaldığı görülmektedir. Ayrıca daha genç yaşlarda vegan yaşam tarzını tercih eden bireyler eko etiketli ürünlere yönelik tutumları daha olumludur. Çalışmada elde edilen bulgular ile niş ve büyüyen vegan tüketicilerin oluşturduğu pazara, eko etiket sistemini geliştirilmesine, literatüre, işletmelere ve girişimcilere veri sağlanmıştır. Veganism is defined as a lifestyle and is adopted by individuals. Vegan individuals' choices; It is affected by multiple factors such as ecology, health, prestige, ethics/animal rights, taste/taste, and social environment. In this study, the relationship between vegan lifestyle and ecology is considered. It was aimed to reveal the relationship between vegan and non-vegan individuals for environmentally friendly ecolabeled products. The literature has been handled within the framework of the research problem. Questionnaire method was used as data collection tool and analyzes were carried out through SPSS program. The questionnaire was validated by preliminary study. Then, by ensuring equal participation of vegan and non-vegan individuals, opinions on eco-labeled products belonging to different consumer groups were collected. The data were collected via the internet due to the difficulty of communication due to the Covid-19 pandemic and the low number of vegan individuals. The survey consists of 44 questions. 208 vegan individuals and 224 nonvegan individuals participated. The questionnaire was analyzed using quantitative methods. In line with the answers given, groupings were carried out at appropriate intervals using the data fusion technique. The research problem was discussed in line with the results of the analysis. Consumers are of the opinion that eco-labeled products are healthier, more beneficial to nature, have a more positive image and price differences compared to other products. The increase in the price to be paid to obtain the product affects the purchasing behavior negatively. In addition, vegan individuals find eco-labeled products more prestigious than non-vegan individuals. They tend to pay and buy more than nonvegan individuals. Vegan individuals with high personal income find eco-labeled products more prestigious. It has been revealed that vegan women show more paying and buying behavior than vegan men. The same situation is observed as the education level of individuals increases. It has been concluded that the attitudes of single and childless individuals are more supportive of the environment, and that parents act with their purchasing behaviors. Sensitivity to the environment seems to decrease with age. In addition, individuals who prefer a vegan lifestyle at younger ages have more positive attitudes towards eco-labeled products. With the findings obtained in the study, data was provided to the market formed by niche and growing vegan consumers, the development of the eco label system, the literature, businesses and entrepreneurs.