Advanced search in Research products
Research products
arrow_drop_down
Searching FieldsTerms
Any field
arrow_drop_down
includes
arrow_drop_down
Include:
The following results are related to COVID-19. Are you interested to view more results? Visit OpenAIRE - Explore.
8 Research products, page 1 of 1

  • COVID-19
  • Other research products
  • 2012-2021
  • Open Access
  • Turkish
  • Ege University Institutional Repository
  • COVID-19

Date (most recent)
arrow_drop_down
  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Ertürk Beyter, Merve;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Background: Celiac disease is an enteropathy that occurs as a result of the consumption of gluten-containing foods in individuals with a genetic predisposition, and its treatment is a lifelong gluten-free diet. Due to COVID-19, a global pandemic was declared by WHO on March 11, 2020, and as a result, curfews were applied in our country. Objective: The aim of this study is to evaluate the effects of restrictive measures applied during the COVID-19 pandemic on children's adherence to the gluten-free diet. Method: The research was carried out in Ege University Faculty of Medicine, Department of Pediatric Gastroenterology, Hepatology and Nutrition. Fifty patients between the ages of 2 and 18 who were diagnosed with celiac disease and followed a gluten-free diet for at least 2 years were included in the study. Demographic data of the cases, body weight, height, body mass index values and standard deviation scores, tTG-IgA levels before and during the pandemic were recorded from the outpatient follow-up files and the hospital data system. Patients with serologically tTG-IgA levels above 20 U/ml were considered to have dietary compliance problems. A questionnaire was prepared verbally questioning the patients' compliance with the gluten-free diet and the factors that may affect it during the pandemic period. This questionnaire was filled in face to face during the outpatient follow-ups and with telephone interviews. Results: In our study, 31 (62%) of 50 celiac patients were female and 19 (38%) were male. The mean age at diagnosis is 11,93 ± 4,06 years. The three most common complaints at the time of diagnosis were growth retardation (56%), abdominal pain (46%), and diarrhea (36%). When our patients were evaluated anthropometrically before and after the pandemic; A statistically significant increase was found in body weight SDSs (p=0.006). A significant increase was found in height SDSs (p=0.01). There was an increase in BMI SDSs, but it was not statistically significant (p>0.05). While 64% of patients had negative tTG-IgA antibodies before the pandemic, this rate decreased to 56% during the pandemic, but no statistically significant difference was found (p=0.07). When dietary compliance was questioned verbally, 49 patients in our sample reported that they adhered to the diet before and after the pandemic. When the degree of adherence to the diet was questioned, 37 patients stated that they always adhered to the diet before and after the pandemic. When the tTG-IgA levels of these patients were compared before and after the pandemic, it was observed that there was an increase in antibody levels, but no statistically significant difference was found. This showed that the patient's statement was unreliable. When the frequency of eating out was questioned, a statistically significant decrease was observed during the pandemic compared to the pre-pandemic period (p=0.001). There was a decrease in the monthly income of the families during the pandemic, which was statistically significant (p=0.04). Before and during the pandemic, 45 patients stated that they had difficulty in supplying gluten-free food. While the most common reasons for this difficulty before the pandemic were that gluten-free products were expensive and not available in every market, the concern of being infected with COVID-19 and curfew were added to these during the pandemic. Conclusion: During the pandemic, there was an increase in the body weight and height SDS of the patients. This increase does not support the serological response. This suggests that the occurrence of inflammation and intestinal damage requires longer follow-up, and the time between pre-pandemic and pre-pandemic control examinations may be insufficient. Giriş: Çölyak hastalığı, genetik yatkınlığı olan bireylerde glüten içeren yiyeceklerin tüketilmesi sonucu ortaya çıkan bir enteropatidir ve tedavisi ömür boyu sürecek glütensiz diyettir. COVID-19 nedeniyle 11 Mart 2020’de DSÖ tarafından küresel pandemi ilan edilmiştir ve bunun sonucunda ülkemizde sokağa çıkma kısıtlamaları uygulanmıştır. Amaç: Bu çalışmanın amacı COVID-19 pandemisi sırasında uygulanan kısıtlayıcı önlemlerin çocukların glütensiz diyete uyumları üzerine etkilerinin değerlendirilmesidir. Yöntem: Araştırma Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Gastroenteroloji, Hepatoloji ve Beslenme Bilim Dalında yapıldı. Çölyak hastalığı tanısı almış ve en az 2 yıl süreyle glütensiz diyet uygulayan 2-18 yaş aralığındaki 50 hasta çalışmaya dahil edildi. Olguların demografik verileri, pandemi öncesindeki ve pandemi sırasındaki vücut ağırlığı, boy, vücut kitle indeksi değerleri ve standart deviasyon skorları, tTG-IgA düzeyleri poliklinik izlem dosyalarından ve hastane veri sisteminden kaydedildi. Serolojik olarak tTG-IgA düzeyi 20 U/ml’nin üstünde olan hastaların diyete uyum sorunu olduğu kabul edildi. Hastaların glütensiz diyete uyumunu ve pandemi döneminde buna etki edebilecek faktörleri sözel olarak sorgulayan bir anket düzenlendi. Bu anket formu hastaların poliklinik izlemlerinde yüz yüze ve telefon görüşmesiyle dolduruldu. Bulgular: Çalışmamızda 50 çölyaklı olgunun 31’si (%62) kız, 19’i (%38) erkek idi. Ortalama yaşı 11,93 ± 4,06 yıldır. Tanı anındaki en sık üç yakınma büyüme geriliği (%56), karın ağrısı (%46), ishal (%36) idi. Hastalarımız antropometrik olarak pandemi öncesi ve sonrası değerlendirildiğinde; vücut ağırlığı SDS’lerinde istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı (p=0,006). Boy SDS’lerinde anlamlı artış bulundu (p=0,01). VKİ SDS’lerinde artış olduğu görüldü fakat istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Pandemi öncesi %64 hastanın tTG-IgA antikoru negatifken bu oran pandemi sırasında %56’ya düşmüştü, ancak istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,07). Diyete uyum sözel olarak sorgulandığında örneklemimizdeki 49 hasta pandemiden önce ve sonra diyete uyduğunu bildirdi. Diyete uyum derecesi sorgulandığında 37 hasta pandemiden önce ve sonra diyete daima uyduğunu belirtti. Bu hastaların pandemi öncesi ve sonrası tTG-IgA düzeyleri kıyaslandığında antikor düzeylerinde artış olduğu görüldü fakat istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Bu da hastaların beyanının güvenilir olmadığını gösterdi. Dışarıda yemek yeme sıklığı sorgulandığında pandemi sırasında, pandemi öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalma görüldü (p=0,001). Pandemi süresince ailelerin aylık gelirinde düşüş görüldü, istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,04). Pandemi öncesi ve pandemi sırasında 45 hasta glütensiz gıdayı tedarik etmekte zorlandığını belirtti. Pandemiden önce bu zorlanmanın en sık nedenleri glütensiz ürünlerin pahalı olması ve her markette bulunmaması iken, pandemi süresince bunlara COVID-19 ile enfekte olma endişesi ve sokağa çıkma yasağı da eklendi. Sonuç: Pandemi süresince hastaların vücut ağırlığı ve boy SDS’lerinde artış olmuştur. Bu artışı serolojik yanıt desteklememektedir. Bu durum inflamasyon ve bağırsaktaki hasarın ortaya çıkmasının daha uzun takip gerektirdiğini hastaların pandemi öncesi ve pandemi sırasındaki kontrol muayeneleri arasındaki sürenin yetersiz olabileceğini düşündürmektedir.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Hüseynova, Samire;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Giriş: COVID-19 salgını tüm dünyayı ve ülkemizi etkisi altına almıştır. Bu salgında en çok etkilenenler arasında gelişimsel özellikleri nedeniyle çocuk ve gençler yer almaktadır. COVID-19 salgını sürecinde önceden psikiyatrik bozukluğu olan gençlerin ise daha fazla etkileneceği öngörülmektedir. Mevcut kriz sürecinin bu grubu iki farklı şekilde etkileyebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Birincisi bu süreçte psikiyatrik bozukluğu olan gençler için en ciddi risk hastalığın kötüleşmesidir. İkincisi de kısıtlamalar nedeniyle bu gençlerin, tedavilerini sürdürme ya da hastalık belirtilerindeki kötüleşme durumunda uygun bir sağlık merkezine ulaşma konusunda zorluk yaşama olasılıklarının yüksek olmasıdır. Bu çalışmada, COVID-19 Pandemisinin, Ege Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Travma ve Krize Müdahale Birimiminin başvuru profili üzerine etkilerini tespit etmeyi amaçladık. Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Travma ve Krize Müdahale Birimi’ne 01 Ocak 2019- 29 Şubat 2020 tarihleri arasında (Rutin Kriz grubu) ve 01 Mart 2020-29 Ekim 2020 tarihleri arasında başvuran (Pandemi Grubu) tüm olguların dosyaları geriye dönük olarak taranmış ve çalışmaya dahil olma kriterlerini karşılayan rutin kriz grubunda 70 ve pandemi grubunda 35 olgu çalışmaya alınmıştır. Her iki gruptaki olguların dosyaları incelenmesi sonucunda elde edilen veriler (Beck Depresyon Ölçeği, Kısa Semptom Envanteri puanları, psikiyatrik tanıları, kullandıkları ilaçlar, risk ve koruyucu faktörler v.b.) sosyodemografik veri formuna kaydedilmiştir. Bulgular: Araştırmamızdaki olguların yaş ortalaması 14.51±1.98 olup %59'u kızdır. Olguların yaklaşık yarısından fazlasının %53.3 oranla Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanısı aldığı, DEHB’yi sırasıyla %50.5 oranla depresif bozukluk ve %32.4 oranla anksiyete bozukluğu tanılarının izlediği saptanmıştır. Rutin kriz grubu ve pandemi grubu arasında sosyodemografik özellikler, psikiyatrik tanılar, risk faktörleri, Beck depresyon ölçek puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p=0.502). Rutin kriz grubunun Kısa Semptom Envanteri (KSE) alt ölçek puanlarından hostilite puanı, pandemi grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksektir (p=0.039). Pandemi grubunun işbirliğine yatkınlık puanının rutin kriz grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptanmıştır (p=0,041). Tedavide tek ilaç kullananların oranı pandemi grubunda (%42,9), rutin kriz grubuna göre (%21,4) anlamlı düzeyde yüksektir (p=0.039). Pandemi grubunda yeme bozukluğu tanısı olanların oranının (%8,6), rutin kriz grubundan anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu bulunmuştur (p=0.035). Pandemi grubunun okulda başarılı olma oranı (%62,9), rutin kriz grubunun okulda başarılı olma oranından (%28,6) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu bulunmuştur (p=0.002). Sonuç: Pandemi sürecinin getirdiği belirsizlik, izolasyon, yalnızlık hissi, yaşıt ilişkisi ve sosyal desteğin kaybı, günlük rutinlerin bozulması, özerklik ve özgürlüğün kısıtlanması, ölüm tehdidi, kontrolü kaybetme korkusu çocuk ve gençleri etkilemiştir. Bu etkinin psikiyatrik takiptetki çocuk ve gençlerde daha fazla olacağı öngörülmektedir. Çalışmamızda psikiyatrik takipteki gençlerde pandemi öncesi grup ile pandemi dönemi grubu arasında psikiyatrik tanıları arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Bu sonuç çalışmamızın pandeminin erken dönemlerini kapsıyor olması ile ilişkili olabileceği gibi hastanemizde karantina döneminde de riskli hastalarla Teletıp ile görüşmelere ve tedavilere devam edilmiş olması ile de ilişkili olabilir. COVID-19 pandemisinin gelecek nesillerin ruh sağlığı üzerindeki etkilerini önümüzdeki zamanlarda daha iyi anlaşılabilecektir ancak, ruhsal olarak daha incinebilir gruptaki, çocuk ve ergenlerle ilgili geliştirilecek ulusal ve uluslararası politikalara, önleme ve eylem planlarına ihtiyacın olduğu da açıktır. Introduction: The COVID-19 epidemic has affected the whole world and our country. Young people are among those most affected in this epidemic due to their developmental characteristics. It is predicted that young people with existing psychiatric disorders will be more likely to be affected during the COVID-19 epidemic. It should be noted that the current crisis process may affect this group in two different ways. First, the most serious risk for young people with psychiatric disorders in this process is worsening of their disorders. Secondly, because of the restrictions, these young people are more likely to have difficulties in accessing an appropriate health center in order to maintain their treatment or if their symptoms worsen. In this study, we aimed to determine the effects of the COVID-19 Pandemic on the admission profile of Ege University Department of Child and Adolescent Psychiatry, Trauma and Crisis Intervention Unit. Method: The files of all the cases admitted to Intervention Unit for Trauma and Crisis in the Department of Child and Adolescent Psychiatry, Ege University between 01 January 2019 - 29 February 2020 (the “Routine Crisis” group) and between 01 March 2020 - 29 October 2020 (the “Pandemic” Group) were retrospectively scanned. 70 cases from the "routine crisis" group and 35 cases from the "pandemic" group, who met the inclusion criteria, were included in the study. The files of the cases in both groups were examined, and the data (the scores of Beck Depression Inventory (BDI), Brief Symptom Inventory (BSI), psychiatric diagnoses, medications they used, risk and protective factors, etc.) were recorded in the sociodemographic data form. Results: The mean age of the cases in our study was 14.51±1.98 years and 59% of them were girls. It was found that more than half of the cases were diagnosed with Attention Deficit Hyperactivity Disorder (ADHD) with 53.3%, followed by depressive disorder with 50.5% and anxiety disorder with 32.4%, respectively. There was no statistically significant difference between the “routine crisis” group and the “pandemic” group in terms of sociodemographic characteristics, risk factors, BDI scores and diagnostic status (p=0.502). The hostility score of the Brief Symptom Inventory (BSI) in the “routine crisis” group was significantly higher than in the “pandemic” group (p=0.039). It was found that the rate of those diagnosed with eating disorders in the “pandemic” group (8.6%) was significantly higher than the in “routine crisis” group (p=0.035). The rate of success at school (62.9%) in the “pandemic group” was found to be significantly higher than that of the “routine crisis” group (28.6%) (p=0.002). Conclusion: The pandemic-related facts, which are isolation, feeling of loneliness, loss of peer relationships and social support, disruption of daily routines, restriction of autonomy and freedom, threat of death, fear of losing control have affected children and youth. It is predicted that this effect would be more severe in children and adolescents under psychiatric follow-up. In our study, no significant difference was found between the pre-pandemic group and the pandemic period group in terms of psychiatric diagnoses in youth under psychiatric follow-up. This result may be related to the fact that our study covered the early stages of the pandemic, as well as the fact that psychiatric interviews and treatments were continued with risky patients via telemedicine technique during the quarantine period in our hospital. The effects of the COVID-19 pandemic on the mental health of new generations will be better understood in the future. However, it is clear that there is a need for national and international policies, prevention and intervention plans for more vulnerable children and adolescents.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Mammadov, Kamil;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Introduction and Purpose: Due to the wide variety of etiological causes that may cause a change of consciousness,it is difficult for the clinician to make a diagnosis and should refer to auxiliary examinations. In this study, the contribution of ultrasonographic optic nerve sheath diameter(ONSD) measurement in intracranial intracranial pressure increase will be evaluated in determining the etiological cause in the patient of the change of consciousness. In other words,the effectiveness and reliability of determining whether the change in consciousness develops secondary to intracranial pathology, that is, neurological pathology, or that it is associated with encephalopathy, that is, non-neurological diseases such as metabolic, infective, toxic events,by ultrasonographic optic nerve sheath diameter measurement will be investigated. Material and Methods: Patients who applied to the Emergency Service of Ege University Medical Faculty Hospital with a change in consciousness between December 2020 and May 2021 were included in our study. Glasgow Coma Scale (GCS) and Four score were used as consciousness change scale. The data about the hemogram, blood gas, routine, biochemistry, imaging (CT, MRI) and the patient's outcome (mortality, discharge) requested by the indications of the patients were recorded in the case report form. Optic nerve sheath diameter (ONSD) measurement was performed by a medical residency student who was trained in the measurement of optic nerve sheath diameter in both eyes using an ultrasonography device in the emergency room with a 7.5 mHz linear probe. Age, gender, etiology, and final diagnosis were considered as independent variables. GCS,Four score, ONSD,routine biochemistry values were accepted as dependent variables. Cerebrovascular diseases ,infections of the central nervous system, epilepsy, intracranial masses were accepted as neurological causes, encephalopathy secondary to hypoglycemia and hyperglycemia, hepatic encephalopathy, uremic encephalopathy, sepsis-associated encephalopathy, acute confusional state secondary to systemic infection, delirium tremens, hypoxic encephalopathy, drug intoxication, methanol and ethanol intoxication, hypernatremia and encephalopathies secondary to hyponatremia were accepted as non-neurological causes. Data were uploaded to SPSS 20 program with sodium, osmolaride Correlation and chi-square tests were used to evaluate the relationship between e and mortality. It was planned to reject the H0 hypothesis if the type 1 error level was <0.05 at the 95% confidence interval. Results: Between December 2020 and May 2021, 112 patients who applied to the Emergency Service of Ege University Medical Faculty Hospital due to a change in consciousness were included in the study. Of the patients, 68 (60.7%) were male and 44 (39.3%) were female. The maximum age was 99, the minimum age was 29, and the mean age was 68. As the etiology of altered consciousness, 26.8%(30) neurological causes were determined as 73.2%(82) non-neurological causes.40%(12) cerebrovascular diseases, 33.3%(10) intracranial masses, 16.7%(5) epilepsy, 10%(3) infections of the central nervous system constituted the patients with neurologically-induced altered consciousness.(20) sepsis-related encephalopathy, 18%(15) uremic encephalopathy, 16%(13) acute confusional state secondary to systemic infection, 11%(9) hepatic encephalopathy, 6%(5) encephalopathy secondary to hypoglycemia and hyperglycemia, 6%(5%) ) hypoxic encephalopathy, 4.9%(4) hypernatremia and encephalopathy secondary to hyponatremia, 3.6%(3) delirium tremens, 1.2%(1) drug intoxication, 2.4%(2) methanol and 1.2%(1) ethanol intoxication, 1.2%(1 ) covid-19 associated encephalopathy, 1.2%(1) caused encephalopathy secondary to systemic inflammatory disease. In the group with neurological causes,right ONSD was found to be minimum 55mm, maximum, 78mm, mean 66.3mm (95% CI 63.9-68.7), and standard deviation was 6.4mm.Mean left ONSD was 66.2mm (95% CI 64.0-68.5), while minimum ONSD was 57mm,maximum 78mm, standard deviation was 6.0mm. In the non-neurological group, the right ONSD was minimum 45mm ,maximum 80mm, mean 64.1mm (95%CI 62.3-65.8), the standard deviation was 7.7mm, while the left ONSD was 63.6mm (95% CI 61.9-65.4), minimum ONSD 40mm, maximum 80mm, standard deviation was 8.0mm. The patients were compared with the ONST t-test according to Neurological and Non-Neurological causes.The mean difference was 2.23 mm for the right ONST and 2.575 for the left ONST. No statistically significant difference was found between the groups (right ONST p=0.157, left ONSD p=0.110). Conclusion: In our study,the reliability of determining whether the change of consciousness is secondary to a neurological or non-neurological cause by ultrasonographic ONSD measurement was investigated in patients admitted to the emergency department with change of consciousness.ONSDs were compared between the neurological and non- neurological groups. -test, right ONSD p=0.157,left ONSD p=0.110). The H0 hypothesis was accepted.In other words, it was concluded that in patients with altered consciousness, the etiologic cause could not be differentiated from ONSD. There is a need for comprehensive studies involving more patients on this subject. Giriş ve Amaç: Bilinç değişikliğine neden olabilecek etiyolojik nedenlerin çok çeşitli olması nedeni ile klinisyenin tanı koyması zorlaşmakta ve yardımcı tetkiklere başvurması gerekmektedir. Bu çalışmada ultrasonografik optik sinir kılıf çapı ölçümü(OSKÇ) ile noninvaziv olarak kafa içi basıncı artışının demonstre edilmesinin, bilinç değişikliği hastasında etiyolojik nedenin saptanmasında katkıları değerlendirilecektir. Başka bir deyişle bilinç değişikliğinin intrakraniyal patolojiye yani, nörolojik patolojiye ikincil geliştiğini veya metabolik, enfektif, toksik olaylar gibi non-nörolojik hastalıklar ile ilişkili olduğunu, ultrasonografik optik sınır kılıf çapı ölçümü ile belirlenmesinin etkinlik ve güvenilirliği araştırılacaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamamıza Aralık 2020-Mayıs 2021 arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisine bilinç değişikliği nedeni ile başvuran hastalar alındı. Bilinç değişikliği ölçeği olarak Glaskow Koma Skalası(GKS) ve Four skoru kullanıldı. Hastaların endikasyon gereği istenen hemogram, kan gazı, rutin, biokimya, görüntüleme (BT,MR) ve hastanın sonlanımı (mortalite, taburcu) ilgili veriler olgu rapor formuna kaydedildi. Optik sinir kılıf çapı (OSKÇ) ölçümü eğitimi almış tıpta uzmanlık öğrencisi tarafından, acil serviste bulunan ultrasonografi cihazı ile 7.5 mHz lineer prob kullanılarak her iki gözde optik sinir kılıf capı ölçümü yapıldı. Yaş, cinsiyet, etiyoloji, son tanı bağımsız değişkenler olarak kabul edildi. GKS, Four skoru, OSKÇ, rutin biyokimya değerleri bağımlı değişken olarak kabul edildi. Serebrovasküler hastalıklar, santral sinir sisteminin enfeksiyonları, epilepsi, intrakraniyal kitleler nörolojik neden olarak kabul edilirken hipoglisemi ve hiperglisemiye sekonder ensefalopati, hepatik ensefalopati, üremik ensefalopati, sepsis ilişkili ensefalopati, sistemik enfeksiyona sekonder akut konfüzyonel durum, deliryum tremens, hipoksik ensefalopati, ilaç intoksikasyonu, metanol ve etanol intoksikasyonu, hipernatremi ve hiponatremiye sekonder ensefalopatiler ise non-nörolojik neden olarak kabul edildi. Veriler SPSS 20 programına yüklendi. İki grubun OSKÇ karşılaştırmasında t-testi kullanılırken, OSKÇ ile sodyum, osmolarite, mortalite arasındaki ilişkinin değerlendirilmesinde korelasyon ve ki-kare testleri uygulandı. H0 hipotezinin %95 güven aralığında, tip 1 hata düzeyi <0.05 olması durumunda reddedilmesi planlandı. Bulgular: Aralık 2020-Mayıs 2021 arasında arasında bilinç değişikliği nedeni ile Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisine başvuran 112 hasta çalışmaya alındı. Hastaların 68'sini erkek (%60,7),44'ünü kadın (%39,3) hastalar oluşturmakta idi. Maksimum yaş 99, minimum yaş 29, ortalama yaş 68 saptandı. Bilinç değişikliği etiyolojisi olarak %26,8(30) nörolojik%73,2(82) non-nörolojik nedenler saptandı. Nörolojik nedenli bilinç değişikliği olan hastaları %40(12) serebrovasküler hastalıklar, %33.3(10) intrakraniyal kitleler, %16.7(5) epilepsi, %10(3)santral sinir sisteminin enfeksiyonları oluşturdu. Non-nörolojik nedenli bilinç değişikliği hastalarda ise %24(20) sepsis ilişkili ensefalopati, %18(15) üremik ensefalopati, %16(13) sistemik enfeksiyona sekonder akut konfüzyonel durum, %11(9) hepatik ensefalopati, %6(5)hipoglisemi ve hiperglisemiye sekonder ensefalopati, %6(5)hipoksik ensefalopati, %4.9(4)hipernatremi ve hiponatremiye sekonder ensefalopati, %3.6(3) deliryum tremens, %1.2(1) ilaç intoksikasyonu, %2.4(2) metanol ve %1.2(1) etanol intoksikasyonu, %1.2(1) covid-19 ilişkili ensefalopati, %1.2(1)sistemik inflamatuar hastalığa sekonder ensefalopati oluşturdu. Nörolojik nedenli grupta sağ OSKÇ minimum 55mm,maksimum, 78mm, ortalama 66.3mm (%95 GA 63.9-68.7), standart sapma 6.4mm bulundu. Sol OSKÇ ortalama 66.2mm (%95 GA 64.0-68.5) saptanırken, minimum OSKÇ 57mm, maksimum 78mm, standart sapma ise 6.0mm saptandı. Non-Nörolojik nedenli grupta ise sağ OSKÇ minimum 45mm, maksimum 80mm, ortalama 64.1mm (%95GA 62.3-65.8), standart sapma 7.7mm bulunurken, sol OSKÇ ortalama 63.6mm(%95 GA 61.9-65.4), minimum OSKÇ 40mm, maksimum 80mm, standart sapma ise 8.0mm saptandı. Hastaların Nörolojik ve Non-Nörolojik nedenlere göre OSKÇ t-testi ile karşılaştırdı. Sağ OSKÇ için ortalama fark 2.23mm, sol OSKÇ için ise 2.575 bulundu. Gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (sağ OSKÇ p=0.157,sol OSKÇ p=0.110). Sonuç: Çalışmamızda acil servise bilinç değişikliği ile başvuran hastalarda bilinç değişikliğinin nörolojik veya non-nörolojik nedene sekonder olduğunu ultrasonografik OSKÇ ölçümü ile belirlenmesinin güvenilirliği araştırıldı. Nörolojik ve Non-nörolojik grup arasında OSKÇ'ları karşılaştırıldı. İstatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (t-testi, sağ OSKÇ p=0.157, sol OSKÇ p=0.110). H0 hipotezi kabul edildi. Yani bilinç değişikliği hastalarında OSKÇ ile etiyolojik neden ayırt edilemediği sonucuna varılmıştır. Bu konuda daha fazla sayıda hasta alınan kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Karakuvalık, Akın;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Giriş ve Amaç: 2019 yılının sonunda Çin'in Hubei Eyaletindeki bir şehir olan Wuhan’dan yayılan ve zaman içerisinde pandemiye dönüşen COVID-19’un küresel çaptaki etkileri halen devam etmektedir. Yaklaşık iki yıllık zaman içerisinde virüsün sebep olduğu klinik özellikler ve geliştirilmeye devam eden destek ve spesifik tedavi algoritmaları ile ilgili birçok çalışma ve makale yayınlanmıştır. Kuşkusuz bu klinik özelliklerin en çok üzerinde durulanlarından biri de COVID-19 hastalarında özellikle yoğun bakım izlem sırasında ortaya çıkan akut böbrek hasarıdır. Bu çalışmada, COVID-19 tanısı ile yoğun bakımda izlem sırasında akut böbrek hasarı nedeniyle hemodiyaliz ihtiyacı gelişen hastalarda böbrek yetmezliği ve mortaliteyi öngören klinik ve demografik verilerin retrospektif olarak belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Çalışmamız tek merkezli retrospektif bir çalışma olarak tasarlanmıştır. Çalışmaya 13 Nisan 2020-5 Aralık 2021 tarihleri arasında Anestezi ve Reanimasyon Anabilim Dalı bünyesindeki COVID-19 yoğun bakım ünitesinde izlem sırasında akut böbrek hasarı nedeniyle hemodiyaliz ihtiyacı gelişen 101 hasta dahil edilmiştir. Hastaların sosyodemografik özellikleri, komorbid hastalıkları, vital bulguları, destek ve spesifik aldığı tedaviler, laboratuvar değerleri, kontrast maruziyetleri, kardiyopulmoner ressüsitasyon öyküleri, yatış anındaki anestezi skorları, hemodiyalize ilk alındıkları günkü RIFLE evreleri, aşı durumları, tomografi raporları, pcr sonuçları elektronik hasta dosyası ve epikrizler üzerinden incelenip kaydedildi. Sürekli değişkenler için en düşük ve en yüksek değerin yanında ortalama ve standart sapmalar değerlendirildi. Kesikli değişkenler için frekans (n) ve yüzde (%) hesaplandı. Hastaların laboratuvar değerleri ve belirtilen diğer bazı özelliklerinin gruplara göre karşılaştırılması için ki-kare istatistiksel yöntemi kullanıldı. Mortaliteyi öngören değerleri saptamak için cox regresyon analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 101 hastanın ortalama yaşları 69,9 (29-93) olup, %37’si kadın, %63’ ü erkek olarak saptanmıştır. 101 hastanın %16’sı yoğun bakımda taburcu olmuş, %84’ü ise eksitus olmuştur. Taburcu olan hastaların %56’sı inotrop tedavisi alırken; eksitus olanların %98’i inotrop tedavisi almıştır. Bu fark istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p<0,05). Hastalar aşı durumlarına göre değerlendirilmiş; aşı olmak/sayısı ile sağ kalım arasından anlamlı bir ilişki saptanamamıştır. Hastaların tomografide akciğer tutulumları ile sağ kalım arasındaki ilişki değerlendirilmiş olup; tomografi bulguları düşük olasılıkla COVID-19 pnömonisi olarak rapor edilen hastalarda sağ kalım anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda COVID-19 yoğun bakım ünitesinde takipte ABH nedeniyle hemodiyalize giren 101 hasta retrospektif olarak incelenmiştir. Mortalite oranı %85 olarak saptanmıştır. Bu oran oldukça yüksek bir değerdir. Çalışmamızda COVID-19 varlığında yoğun bakımda ABH gelişen hastaların mortalitesinin yüksek olduğu gösterilmiştir. Yaş, ek komorbid hastalıkların olması, renal replasman tedavisine erken başlanması, inotrop tedavi varlığı ve sayısı, bazı laboratuvar parametreleri, tomografi tutulum derecesi gibi bazı faktörlerin mortalite üzerinde belirleyici olduğu görülmüştür. Background & Aims: The global effects of COVID-19, which spread from Wuhan, a city in China's Hubei Province at the end of 2019, and turned into a pandemic over time, still continue. In about two years, many studies and articles have been published about the clinical features caused by the virus and the support and specific treatment algorithms that continue to be developed. Certainly, one of the most emphasized clinical features is acute kidney injury that occurs in COVID-19 patients, especially during intensive care follow-up. In this study, it was aimed to determine the clinical and demographic data predicting renal failure and mortality in patients who developed a need for hemodialysis due to acute kidney injury during follow-up in the intensive care unit with the diagnosis of COVID-19 retrospectively. Material & Methods: Our study was designed as a single-center retrospective study. 101 patients who developed hemodialysis due to acute kidney injury during follow-up in the COVID-19 intensive care unit of the Department of Anesthesia and Reanimation between April 13, 2020 and December 5, 2021 were included in the study. Sociodemographic characteristics of patients, comorbid diseases, vital signs, support and specific treatments, laboratory values, contrast exposures, cardiopulmonary resuscitation histories, anesthesia scores at hospitalization, RIFLE stages on the first day of hemodialysis, vaccination status, tomography reports, PCR results, electronic patient file and analyzed and recorded over epicrisis. For continuous variables, mean and standard deviations were evaluated, as well as the lowest and highest values. Frequency (n) and percent (%) were calculated for discrete variables. Chi-square statistical method was used to compare the laboratory values and some other characteristics of the patients according to the groups. Cox regression analysis was performed to determine values predicting mortality. Results: In our study, 101 patients who underwent hemodialysis due to AKI during follow-up in the COVID-19 intensive care unit were reviewed retrospectively. The mortality rate was found to be %85. This ratio is quite high. In our study, it has been shown that the mortality of patients who develop AKI in the intensive care unit in the presence of COVID-19 is high. Some factors such as age, presence of additional comorbid diseases, early initiation of renal replacement therapy, presence and number of inotropic therapy, some laboratory parameters, and degree of tomography involvement were found to be determinative on mortality. Conclusions: In our study, the mortality rate was %85, which is quite high.Considering the history of the study, the high mortality can be explained because the treatment protocols are not fully known, ineffective and trial drugs are used, vaccination plans have not yet started at the time of the study, steroid and anticoagulant treatments are not known exactly, and routine treatment is not started.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Demir, Burcu;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Introduction and aim: Attitudes towards the elderly are important as determinants of the quality of care for the elderly and the probability of students studying in the field of health to enter the field of geriatrics. Policy recommendations and practices that reveal or encourage agebased discriminatory attitudes during the COVID-19 pandemic; This has led to the homogeneous labeling of the elderly as 'vulnerable' and 'vulnerable', and the increasing division between young and old, fueling age-based discriminatory attitudes of the masses. This research was carried out to determine the attitudes of Ege University Faculty of Medicine (EUTF) students towards the elderly during the COVID-19 pandemic, to determine their anxiety levels related to COVID-19 and to evaluate the factors affecting these two conditions. Materials and methods: The population of the cross-sectional study consists of 2490 students enrolled in the EUTF 2020-2021 curriculum year. Participants were determined by quota sampling and random sampling within the framework of the extraordinary conditions created by the COVID-19 pandemic. The dependent variables of the study are 'Attitude towards the Elderly' and 'Anxiety Level associated with COVID-19'. In the study, attitudes towards the elderly were determined by the UCLA Geriatric Attitude Scale (UCLA-GAS); The level of anxiety associated with COVID-19 was evaluated with the 'Coronavirus Anxiety Scale Short Form' (CAS). Independent variables; It consists of the participant's sociodemographic characteristics, medical history, academic status and characteristics of the elderly relatives, as well as their views on the practices for the elderly during the pandemic process. Data were collected online between January and March 2021 with an online questionnaire. Student t, oneway ANOVA, Mann-Whitney U, Kruskal Wallis H, correlation tests in data analysis; Multiple linear regression analysis with one-way multivariate analysis of variance (MANOVA) was used as advanced analysis. SPSS 24.0 program was used and p<0.05 was accepted as significance level. Necessary permissions were obtained from Ege University Medical Faculty Hospital Medical Research Ethics Committee and Ege University Faculty of Medicine Dean's Office. Results: The mean age of 663 people included in the evaluation was 21.11±2.195; 56.6% were women and 54.6% were studying in pre-clinical classrooms, and 86.6% reported that they continued their education remotely. The participants' UCLA-GAS mean score was 46.77±5.141 (median: 47) and moderately positive; The mean CAS score was 7.65±3.431 (median: 6) and the anxiety level associated with COVID-19 was low. With participants aged 20 and younger and pre-clinical period; Participants who think that young people should be prioritized in the allocation of scarce resources during the pandemic process, do not find it appropriate to limit individuals under the age of 20 within the scope of combating the epidemic, and report a negative change in their attitude towards the elderly, have lower average scores of attitude towards the elderly. Women, members of an extended family, those who share a household with someone over the age of 65, those who applied to a health institution for a non-COVID- 19 reason and those who received distance education had higher COVID-19-related anxiety levels. No common variable was found to be associated with both dependent variables. As a result of multiple regression analysis, the variables included in the model account for 15.4% of the attitude towards the elderly; It predicts 9.8% of COVID-19 anxiety. No correlation was found between UCLA-GAS and CAS. Conclusions: In this study; It was determined that the attitudes of EUTF students towards the elderly were moderately positive, their anxiety levels related to COVID-19 were low, and there was no relationship between the direction of the attitude and the level of anxiety. Age-based decisions taken in health care and curfew applications during the fight against the virus; It has been found that medical students are associated with negative attitudes towards the elderly. There is a need for multidisciplinary studies at national and international level evaluating this trend among medical students. Educational interventions that strengthen intensified empathy and intergenerational solidarity in the pre-graduate and pre-clinical period can play a role in preventing the internalization of negative messages about aging and aging in the context of the pandemic. Giriş ve amaç: Yaşlıya yönelik tutum, yaşlıların bakım kalitesi ve sağlık alanında öğrenim gören öğrencilerin geriatri alanına girme olasılığının belirleyicileri olarak önemlidir. COVID-19 pandemisi sürecinde yaşa dayalı ayrımcı tutumları ortaya çıkaran veya teşvik eden politika önerileri ve uygulamalar; yaşlıların homojen bir şekilde ‘kırılgan’ ve ‘savunmasız’ olarak etiketlendirilmesine ve kitlelerin yaş temelindeki ayrımcı tutumlarını körükleyerek genç ve yaşlı arasındaki bölünmenin artmasına sebep olmuştur. Bu araştırma, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi (EÜTF) öğrencilerinin COVID-19 pandemisi döneminde yaşlılara yönelik tutumları, COVID-19 ile ilişkili anksiyete düzeylerinin belirlenmesi ve bu iki durumu etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi amacıyla yürütülmüştür. Gereç ve yöntem: Kesitsel nitelikteki araştırmanın evreni EÜTF 2020-2021 müfredat yılında kayıtlı 2490 öğrenciden oluşmaktadır. COVID-19 pandemisinin yarattığı olağanüstü koşullar çerçevesinde kota örneklem ve gelişigüzel örnekleme yoluyla katılımcılar belirlenmiştir. Araştırmanın bağımlı değişkenleri ‘Yaşlıya Yönelik Tutum’ ve ‘COVID-19 ile ilişkili Anksiyete Düzeyi’dir. Araştırmada, yaşlıya yönelik tutum UCLA Geriatrik Tutum Ölçeğiyle (UCLA-GA); COVID-19 ile ilişkili anksiyete düzeyi ‘Koronavirüs Anksiyete Ölçeği Kısa Formu’yla (KAÖ) değerlendirilmiştir. Bağımsız değişkenler; katılımcının sosyodemografik özellikleri, tıbbi geçmişi, akademik durumu ve yaşlı yakınlarına ilişkin özellikleriyle pandemi sürecinde yaşlılara yönelik uygulamalara dair görüşlerinden oluşmaktadır. Veriler online anket formuyla Ocak – Mart 2021 arasında çevrim içi olarak toplanmıştır. Veri analizinde Student t, tek yönlü ANOVA, Mann-Whitney U, Kruskal Wallis H, korelasyon testleri; ileri düzey analiz olarak tek yönlü çok değişkenli varyans analiziyle (MANOVA) çoklu lineer regresyon analizi kullanılmıştır. SPSS 24.0 programı kullanılmış, p<0,05 anlamlılık düzeyi olarak kabul edilmiştir. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Araştırmalar Etik Kurulu ve Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanlığından gerekli izinler alınmıştır. Bulgular: Değerlendirme kapsamına alınan 663 kişinin ortalama yaşı 21,11±2,195; %56,6’sı kadın ve %54,6’sı pre-klinik dönem sınıflarda öğrenim görmekte olup %86,6’sı eğitimine uzaktan devam ettiğini bildirmiştir. Katılımcıların UCLA-GA puan ortalaması 46,77±5,141(ortanca:47) olup orta düzeyde olumlu; KAÖ skor ortalamaları 7,65±3,431 (ortanca:6) olup COVID-19 ile ilişkili anksiyete düzeyleri düşük izlenmiştir. 20 yaş ve altı ve pre-klinik dönem katılımcılarla; pandemi sürecinde kıt kaynakların tahsisinde gençlerin önceliklendirilmesi gerektiğini düşünen, salgınla mücadele kapsamında 20 yaş altı bireylerin sınırlandırılmasını uygun bulmayan ve yaşlıya yönelik tutumunda olumsuz yönde değişim bildiren katılımcıların yaşlıya yönelik tutum puan ortalamaları daha düşüktür. Kadınların, geniş aileye mensup olanların, 65 yaş üstü biriyle aynı haneyi paylaşanların, COVID-19 dışı bir nedenle sağlık kurumuna başvuran ve uzaktan eğitim gören katılımcıların COVID-19 ile ilişkili anksiyete düzeyi daha yüksektir. Bağımlı değişkenlerin her ikisinin ilişkili olduğu ortak bir değişken saptanmamıştır. Çoklu regresyon analizi sonucunda modele alınan değişkenler yaşlıya yönelik tutumun %15,4’ünü; COVID-19 anksiyetesinin %9.8’ini yordamaktadır. UCLA-GA ve KAÖ arasında korelasyon saptanmamıştır. Sonuç: Bu çalışmada; EÜTF öğrencilerinin yaşlıya yönelik tutumlarının orta düzeyde olumlu ve COVID-19 ile ilişkili anksiyete düzeylerinin düşük olduğu ve tutumun yönüyle anksiyete düzeyi arasında ilişki olmadığı saptanmıştır. Virüsle mücadele sürecinde sağlık bakımı ve sokağa çıkış kısıtlaması uygulamalarında alınan yaş temelli kararların; tıp öğrencilerinde yaşlıya yönelik olumsuz tutumlarla ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Tıp öğrencileri arasında bu eğilimi değerlendiren ulusal ve uluslararası düzeyde multidisipliner çalışmalara gereksinim vardır. Lisans öncesi ve pre-klinik dönemde yoğunlaştırılmış empati ve kuşaklar arası dayanışmayı güçlendiren eğitim müdahaleleri pandemi bağlamında yaşlılık ve yaşlanmaya ilişkin olumsuz mesajların içselleştirilmesinin önlenmesinde rol oynayabilir.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Karakaş Erten, Emine Bilge;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Introduction and Aim: The COVID-19 pandemic is a global emergency with serious implications for public health. Healthcare workers are one of the main groups affected by the pandemic. Healthcare workers working under intense stress have also been one of the most infected groups. In particular, dental practices are assosiated with a high risk of infection. This situation causes dentists to feel their health risk and might increase their stress. The difficulties of the pandemic have been added to the existing problems of dentists working with performance anxiety under the heavy workload in private oral and dental clinics, which became widespread with the healthcare reforms. Dentists are at high risk for mental health problems during this stressful period. Therefore, it is important to monitor and evaluate mental health and to identify stress-related factors. The aim of this study is to determine the perceived stress levels of dentists working in private polyclinics in the central districts of Izmir during the pandemic period and to investigate related factors. Materials and methods: This is a cross-sectional study conduced with 207dentists (coverage 80.2%) workingin private outpatient clinics in the central districts of Izmir. The total target population consisted of 565 dentists working in 185 private polyclinics located in 11 central districts of Izmir and a sample size 258 was selected through stratified cluster sampling. The data were collected between 8 February and 30 April 2021.The Perceived Stress Scale (PSS-14) was used to determine the perceived stress level, which was the dependent variable of the study. The independent variables were grouped under six headings: sociodemographic characteristics, health status and habits, work life, working conditions during the pandemic period and the clinic’s features, variables related to the dentist’s COVID-19 history and the dentist’s intention to quit. The questionaires were filled out by the dentists who agreed to participate in the study by self-report method. Student T, ANOVA, Mann-Whitney U, Kruskal Wallis tests and Spearman Correlation Analysis were used in the analysis of the collected data. Results: 53.6% of the study group was female and the mean age was 35.29±12.40. Although 22.2% of dentists had a specialty or doctorate, the average time spent in the profession was 11.75±12.10 years. The rate of those who received psychological support during the pandemic period was 8.2%. 7.7% of the participants reported that they had COVID-19, 30.4% were in contact with someone with COVID-19(+), 88.9% reported that they had COVID-19 vaccine. It was determined that 70% of the research group didn’t receive any training about COVID-19 in the clinic where they were working. Perceived Stress Scale mean score was 31.57±4.42, and as a result of the analysis, the perceived stress level was higher in women, those who were under the age ofthirty-five, those with less than 15 years of work experience, those who received psychological support during the pandemic period, and those who had an increase in smoking during the pandemic period. Unlike those who last a loved one due to COVID-19, the perceived stress level was higher in those who didn’t. It was observed that as the perceived stress level increased, the number of samples given fort he COVID-19 PCR test increased. Conclusion and Suggestions: In this study, the perceived stress levels of dentists working in private clinics were determined at the end of the first year of the pandemic. During this pandemic period which is stressful for all segments of the society, dentists are at risk for mental health problems. Considering that contagious diseases can have long-term psychological consequences, there is a need to develop policies and strategies to protect mental health and to establish mental health surveillance systems for both health professionals and the general public. Monitoring and evaluation of stress levels are of great importance in terms of interventions. It was determined that the majority of private clinic dentists had not received any training on COVID-19 in their workplaces. Training should be organized on this subject and the participation of dentists should be ensured. More studies are need in this area in order to identify and solve the problems of private clinic dentists. Professional chambers should follow the results of research in this area and act together while developing intervention programs. Giriş ve Amaç: COVID-19 pandemisi, halk sağlığı üzerine ciddi etkileri olan küresel bir acil durumdur. Sağlık çalışanları, pandemiden etkilenen ana gruplardan biridir. Yoğun stres altında çalışan sağlık çalışanları aynı zamanda en fazla enfekte olan gruplardan biri olmuştur. Özellikle diş hekimliği uygulamaları yüksek enfeksiyon riskiyle ilişkilendirilmektedir. Bu durum diş hekimlerinin sağlıklarını risk altında hissetmelerine ve stres artışına neden olmaktadır. Sağlıkta dönüşüm sürecinde yaygınlaşan özel ağız ve diş polikliniklerinde yoğun iş yükü altında, performans kaygısı ile çalışan diş hekimlerinin mevcut sorunlarının üzerine pandeminin zorlukları eklenmiştir. Diş hekimleri bu stresli süreçte ruh sağlığı sorunları açısından yüksek risk altındadır. Bu nedenle ruh sağlığının izlenmesi ve değerlendirilmesi, stresle ilişkili faktörlerin belirlenmesi önemlidir. Bu çalışmanın amacı İzmir ili merkez ilçelerindeki özel polikliniklerde çalışan diş hekimlerinin pandemi döneminde algılanan stres düzeylerini belirlemek ve ilişkili etmenleri araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma İzmir ili merkez ilçelerindeki özel polikliniklerde çalışmakta olan 207 diş hekimiyle (kapsayıcılık %80,2) yürütülmüş kesitsel tipte bir araştırmadır. Araştırmanın evrenini, İzmir’in 11 merkez ilçesinde yer alan 185 özel poliklinikten 565 diş hekimi oluşturmaktadır. Tabakalı küme örneklem seçimi yapılan araştırmanın verileri 8 Şubat- 30 Nisan 2021 tarihleri arasında toplanmıştır. Çalışmanın bağımlı değişkeni olan algılanan stres düzeyinin belirlenmesinde Algılanan Stres Ölçeği (ASÖ-14) kullanılmıştır. Bağımsız değişkenler sosyodemografik özellikler, sağlık durumu ve alışkanlıklar, çalışma yaşamı, pandemi döneminde çalışma koşulları ve kliniklere ait özellikler, diş hekiminin COVID-19 öyküsüne ilişkin değişkenler ve diş hekiminin işten ayrılma niyeti olmak üzere altı başlık altında gruplandırılmıştır. Değişkenleri içeren anket formundaki sorular; çalışmaya katılmayı kabul eden diş hekimleri tarafından öz bildirim yöntemiyle doldurulmuştur. Toplanan verilerin analizinde Student T, ANOVA, Mann-Whitney U, Kruskal Wallis testi, Spearman Korelasyon Analizi kullanılmıştır. Bulgular: Araştırma grubunun %53,6’sı kadın ve yaş ortalaması 35,29±12,40’tır. Diş hekimlerinin %22,2’sinin uzmanlık veya doktorası olmakla birlikte meslekte geçirilen süre ortalamaları 11,75±12,10 yıldır. Pandemi döneminde psikolojik destek alanların oranı %8,2’dir. Katılımcıların %7,7’si COVID-19 geçirdiğini, %30,4’ü COVID-19(+) olan birisiyle temaslı olduğunu, %88,9’u COVID-19 aşısı yaptırdığını bildirmiştir. Araştırma grubunun %70’inin çalışmakta olduğu klinikte COVID-19 ile ilgili bir eğitim almadığı belirlenmiştir. Algılanan Stres Ölçeği puan ortalaması 31,57±4,42 olup yapılan analizler sonucunda otuz beş yaş altında, kadınlarda, meslekte geçirilen süresi 15 yıldan az olanlarda, pandemi döneminde psikolojik destek alanlarda, pandemi döneminde sigara kullanımında artış olanlarda, COVID-19 nedeniyle yakınını kaybedenlerin aksine kaybetmeyenlerde algılanan stres düzeyi daha yüksektir. Algılanan stres düzeyi arttıkça COVID-19 PCR testi için örnek verme sayısının arttığı görülmüştür. Sonuç ve Öneriler: Bu çalışmada özel kliniklerde çalışmakta olan diş hekimlerinin pandeminin birinci yılı sonundaki algılanan stres düzeyleri belirlenmiştir. Toplumun her kesimi için stresli olan pandemi döneminde diş hekimleri ruh sağlığı sorunları açısından risk altındadır. Bulaşıcı hastalıkların uzun vadeli psikolojik sonuçları olabileceği hesaba katılarak hem sağlık çalışanları hem de toplumun geneli için ruh sağlığını koruyucu politikalar, stratejiler geliştirilmesine ve ruh sağlığı sürveyans sistemlerinin kurulmasına ihtiyaç vardır. Stres düzeylerinin izlenmesi ve değerlendirilmesi yapılacak müdahaleler açısından büyük önem taşımaktadır. Özel klinik diş hekimlerinin büyük çoğunluğunun COVID-19 ile ilgili eğitim almadıkları saptanmıştır. Bu konuda eğitimler düzenlenerek diş hekimlerinin katılımları sağlanmalıdır. Özel klinik diş hekimlerinin sorunlarının saptanması ve çözüme ulaştırılabilmesi için bu alanda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Meslek odaları bu alanda yapılan araştırmaların sonuçlarını takip etmeli ve müdahale programları geliştirilirken birlikte hareket edilmelidir.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Aktoz M.; Altay H.; Aslanger E.; Atalar E.; Aytekin V.; Baykan A.O.; Çelik A.;
    Publisher: Turkish Society of Cardiology
    Country: Turkey

    [No abstract available] 2-s2.0-85083071884 PubMed: 32250347

  • Other research product . Other ORP type . 2020
    Open Access Turkish
    Authors: 
    Bozkurt, Banu; Eğrilmez, Sait; Şengör, Tomris; Yıldırım, Gül Özlem; İrkeç, Murat T.;
    Country: Turkey

    [Özet Yok]