Advanced search in Research products
Research products
arrow_drop_down
Searching FieldsTerms
Any field
arrow_drop_down
includes
arrow_drop_down
Include:
The following results are related to COVID-19. Are you interested to view more results? Visit OpenAIRE - Explore.
5 Research products, page 1 of 1

  • COVID-19
  • Other research products
  • 2022-2022
  • TR
  • Ege University Institutional Repository
  • COVID-19

Relevance
arrow_drop_down
  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Azizov, Faik;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    The COVID-19 pandemic has had an unprecedented impact on world health systems. Maintaining social distance, taking protective measures, continuing education and school activities remotely, severely restricting social life continue to affect our entire lifestyle deeply and continuously. The impact of epidemics on vulnerable groups with chronic mental illness, such as neurodevelopmental disorders, is disproportionate and more severe. Autism Spectrum Disorder (ASD) is one of the most common chronic and neurodevelopmental diseases. There are limited studies on how ASD patients are affected by the pandemic process. The aim of this study was to examine the adaptation process, sleep and nutrition patterns, basic symptoms of ASD, changes in mothers' depression and anxiety levels in children and adolescents aged 3-17, who were followed up with the diagnosis of ASD according to DSM-5 diagnostic criteria. It is a study that investigates the effect of mothers on their quality of life. Seventy-five cases aged 3-17 years, who were followed up with the diagnosis of autism spectrum disorder in the Child and Adolescent Psychiatry Department of Ege University Medical Faculty Hospital, were included in the study. These cases were reached by scanning the files retrospectively. The Childhood Autism Rating Scale (CARS) was applied by the clinician to evaluate the severity of autism symptoms to the cases who accepted to participate in the study and met the inclusion criteria. The sociodemographic data form questioning the age, gender, school, family, care information of the patients included in the study was filled by the clinician, Adapted Autism Behavior Checklist, Child Sleeping Habits Questionnaire (CBA), Child Nutrition Behavior Questionnaire (CBD), Primary Caregivers' Depression (BDI) and Anxiety Level (BAI) was completed by the parents in the Parental Version of the Quality of Life in Autism Scale (OYKA-A and B) to evaluate the quality of life of the parents. In order to understand the change in symptoms during the pandemic period, families were asked to consider these scales before the pandemic and for the pandemic period in which they participated in the study. It has been assumed that behavioral problems will increase, sleep and nutrition patterns will be disrupted during the pandemic process in children with ASD, and it has been hypothesized that the depression and anxiety levels of the caregivers of children with high severity of sleep and nutrition problems will increase and the quality of life will be low. As a result of our study, during the pandemic period, the rate of patients receiving special education, doing sports, receiving speech therapy decreased, and the time they spent on technology increased. The scores of sleep and nutrition problems during the pandemic period were found to be significantly higher than the period before the pandemic, but no significant difference was found in terms of autism symptoms (ABC) before and during the pandemic period. The scores of the parents of children with ASD regarding depression and anxiety problems during the pandemic period were found to be significantly higher than in the pre-pandemic period, and the general quality of life scores of the parents and the quality of life scores reflecting the effects of ASD symptoms on the parents were found to be significantly lower during the pandemic period compared to the pre-pandemic period. During the pandemic period, a positive correlation was found between the autism symptoms (ABC) of the cases and the depression and anxiety levels of the parents, a negative correlation between the quality of life scores of the parents, and a positive correlation between the autism symptoms (ABC) of the cases and the sleep and feeding problems of the cases. There was a positive correlation between the sleep problems of the cases and the depression and anxiety levels of the parents, and a negative correlation between the quality of life scores of the parents. It was determined that the deterioration in sleep patterns had significant effects on the decrease in the quality of life of the parents regarding autistic symptoms and the increase in the anxiety levels, but did not significantly affect the decrease in the general quality of life of the parents and the increase in the depression levels. A positive correlation was found between the subjects' eating problems scores and the depression and anxiety levels of the parents, and a negative correlation was found between the parents' quality of life scores (only OYKA-B). It was determined that the deterioration in the diet had significant effects on the decrease in the quality of life of the parents regarding autistic symptoms, and the increase in the levels of depression and anxiety, but it did not significantly affect the decrease in the general quality of life of the parents. COVID-19 salgını dünya sağlık sistemlerini benzeri görülmemiş şekilde etkilemiştir. Sosyal mesafeyi korumak, koruyucu önlemleri almak, eğitim ve okul faaliyetlerine uzaktan devam etmek, sosyal hayatı ciddi şekilde kısıtlamak tüm yaşam tarzımızı derinden ve sürekli olarak etkilemeye devam etmektedir. Salgınların nörogelişimsel bozukluklar gibi kronik ruhsal hastalığı olan savunmasız gruplar üzerindeki etkisi orantısız ve daha şiddetlidir. Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) en sık görülen kronik ve nörogelişimsel hastalıklardan biridir. OSB hastalarının pandemi sürecinden nasıl etkilendiğine dair sınırlı sayıda çalışmalar vardır. Bu çalışma 3-17 yaş arası, DSM-5 tanı kriterlerine göre OSB tanısı ile takip edilen çocuk ve ergenlerin pandemi ile ilgili uyum süreci, uyku ve beslenme düzeni, OSB'nin temel belirtileri, annelerinin depresyon ve anksiyete düzeylerinde olan değişikliklerin incelenmesi ve çocukların, annelerinin yaşam kalitesine olan etkisini araştıran bir çalışmadır. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalında otizm spektrum bozukluğu tanısı ile takip edilen 3-17 yaş arası 75 olgu çalışmaya dâhil edilmiştir. Dosyalar retrospektif olarak taranarak bu olgulara ulaşılmıştır. Çalışmaya katılmayı kabul eden ve çalışmaya alınma ölçütlerini karşılayan olgulara otizm belirtilerinin şiddetinin değerlendirilmesi için klinisyen tarafından Çocukluk Otizmini Derecelendirme Ölçeği (CARS) uygulanmıştır. Çalışmaya alınan hastaların yaş, cinsiyet, okul, aile, bakım bilgilerini sorgulayan sosyodemografik veri formu klinisyen tarafından doldurulmuş, Uyarlanmış Otizm Davranış Kontrol Listesi, Çocuk Uyku Alışkanlıkları Anketi (ÇUAA), Çocuklarda Beslenme Davranışı Anketi (ÇBDA), Birincil Bakıcıların Depresyon (BDÖ) ve Kaygı Düzeyi (BAÖ), ebeveynlerin yaşam kalitesinin değerlendirilmesi için Otizmde Yaşam Kalitesi Ölçeği Anne-Baba Sürümü (OYKA-A ve B) ebeveynler tarafından doldurulmuştur. Pandemi dönemindeki belirtilerin değişiminin anlaşılması için, ailelerden bu ölçekleri pandemi öncesi ve çalışmaya katıldıkları pandemi süreci için düşünmeleri istenmiştir. OSB'li çocuklarda pandemi sürecinde davranış sorunları artacağı, uyku ve beslenme düzeni bozulacağı varsayılmış, uyku ve beslenme sorunlarının şiddeti yüksek olan çocukların bakımverenlerinin depresyon ve kaygı düzeylerinin artacağı ve yaşam kalitesinin düşük olacağı hipotezi kurulmuştur. Çalışmamızın sonucu olarak pandemi döneminde olguların özel eğitim alması, spor yapma oranı, konuşma terapisi almaları düşmüş, teknolojiye ayırdıkları süre ise artış göstermiştir. Pandemi dönemindeki uyku ve beslenme sorunlarına ait puanlar pandemi öncesindeki dönemden anlamlı olarak daha yüksek saptanmış, ancak pandemi öncesi ve pandemi döneminde otizm belirtileri (ABC) açısından anlamlı fark bulunmamıştır. OSB'li çocukların ebeveynlerinin pandemi dönemindeki depresyon, anksiyete sorunlarına ait puanlar pandemi öncesindeki dönemden anlamlı olarak daha yüksek saptanmış, ebeveynlerin genel yaşam kalitesi puanları ve OSB belirtilerinin ebeveynler üzerindeki etkilerini yansıtan yaşam kalitesi puanları pandemi döneminde pandemi öncesi döneme oranla anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Pandemi döneminde olguların otizm belirtileri (ABC) ile ebeveynlerin depresyon ve kaygı düzeyleri arasında pozitif yönde korelasyon, ebeveynlerin yaşam kalitesi puanları arasında negatif yönde korelasyon, olguların otizm belirtileri (ABC) ile olguların uyku ve beslenme problemleri arasında pozitif yönde korelasyon saptanmıştır. Olguların uyku sorunları ile ebeveynlerin depresyon ve kaygı düzeyleri arasında pozitif yönde korelasyon, ebeveynlerin yaşam kalitesi puanları arasında negatif yönde korelasyon saptanmıştır. Uyku düzenindeki bozulmanın ebeveynlerin otistik bulgulara ilişkin yaşam kalite düzeylerindeki düşmenin ve anksiyete düzeylerindeki yükselmenin üzerine anlamlı etkileri olduğu, ancak ebeveynlerin genel yaşam kalitesindeki düşme ve depresyon düzeylerindeki artmayı anlamlı olarak etkilemediği saptanmıştır. Olguların yeme problemleri puanları ile ebeveynlerin depresyon ve kaygı düzeyleri arasında pozitif yönde korelasyon, ebeveynlerin yaşam kalitesi puanları arasında (yalnızca OYKA-B) negatif yönde korelasyon saptanmıştır. Beslenme düzenindeki bozulmanın ebeveynlerin otistik bulgulara ilişkin yaşam kalite düzeylerindeki düşme, depresyon ve anksiyete düzeylerindeki yükselme üzerine anlamlı etkileri olduğu, ancak ebeveynlerin genel yaşam kalitesindeki düşmeyi anlamlı olarak etkilemediği saptanmıştır.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Acu, İdris;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Introduction and objectives: Stress is the pushing of one's mental and physical limits in new situations. It is called the reactions of the organism to adapt to this new situation. In cases where stress, which is a part of our lives, cannot be coped with, negative results may occur physically and mentally. An individual's method of coping with stress creates psychological resilience, reactions to stress and the results it will bring. In this study, we aimed to examine the effects of the psychological resilience level and methods of coping with stress of the emergency service assistants working in Izmir during the COVID-19 pandemic on the perceived stress level and the factors that may be related to the stress level. Materials and Methods: 126 people were included in the cross-sectional analytical study conducted between April and June 2021. The data were collected under observation by the researcher. The dependent variable of the study is the perceived stress level. The main independent variables of the study are individuals' psychological resilience levels and methods of coping with stress. Other independent variables are socio-demographic characteristics, health status, working conditions, and other COVID-19-related conditions. Data analysis was performed using SPSS 24.0. Descriptive findings were presented as number, percentage, mean ± standard deviation, and median (smallest-maximum value). The relationship between independent variables and dependent variables was evaluated with Student's t test, One Way ANOVA, Mann Whitney U test, Spearman correlation analysis. Statistical significance level was accepted as p<0.05. Results: The median total score on the perceived stress level scale of 126 people participating in the study was found to be 27, 25.5 for women and 28.5 for men. The perceived stress level was found to be significantly higher in those living with a risky group at home, working in a medical school hospital, expressing their health status as bad or very bad in the last 30 days, and those who did not feel resilient. While the use of protective equipment, being vaccinated, adequate sleep, alcohol-smoking and other demographic characteristics did not affect the stress level, it was determined that those who received psychiatric treatment during the pandemic reduced their stress levels. There was a weak but significant (r=-0.309, p<0.001) negative correlation between the total score of the Scale of Coping with Stress and the total score of the Perceived Stress Level Scale. There was a weak but significant (r=-0.389, p<0.001) negative correlation between the total scores of the Adult Resilience Scale and the Perceived Stress Level Scale total scores. There was a moderate and significant (r= 0.462, p<0.001) positive correlation between the Stress Coping Methods Scale and the Adult Resilience Scale Total Scores. Conclusion: In this study, it was observed that as individuals' psychological resilience increases in coping with stress, their stress level decreases. In addition, the fact that people are a risky group at home and their perception of health is bad also increased the level of stress. The fact that individuals share their work-related problems, perceive their health status as good, and have a high capacity to cope with stress have been identified as factors that increase resilience. Giriş ve Amaç: Stres, karşılaşılan yeni durumlarda insanın ruhsal, bedensel sınırlarının zorlanmasıdır. Organizmanın, bu yeni duruma uyum sağlamak için gösterdiği tepkiler olarak adlandırılmaktadır. Yaşamımızın bir parçası olan stresle başa çıkılamadığı durumlarda, kişide bedensel ve ruhsal olarak olumsuz sonuçlar ortaya çıkabilir. Bireyin stresle başa çıkma yöntemi, psikolojik dayanıklılığı, strese verdiği tepkiler ve bunun getireceği sonuçlar doğurur. Bu çalışmada, COVID-19 pandemisinde İzmir ilinde çalışmakta olan acil servis asistanlarının psikolojik dayanıklılık düzeyi ve stresle başa çıkma yöntemlerinin algılanan stres düzeyi üzerine etkisini ve stres düzeyi ile ilişkili olabilecek etmenlerin incelenmesi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Nisan-Haziran 2021 tarihleri arasında kesitsel analitik tipte yapılan araştırmaya 126 kişi dahil edilmiştir. Veriler araştırmacı tarafından gözlem altında toplanmıştır. Çalışmanın bağımlı değişkeni: algılanan stres düzeyidir. Çalışmanın temel bağımsız değişkenleri ise bireylerin psikolojik dayanıklılık düzeyleri ve stres ile başa çıkma yöntemleridir. Diğer bağımsız değişkenler sosyo-demografik özellikler, sağlık durumu, çalışma koşulları ve COVID-19 ile ilgili diğer durumlardır. Veri analizi SPSS 24.0 kullanılarak yapılmıştır. Tanımlayıcı bulgular sayı, yüzde, ortalama ± standart sapma ve ortanca (en küçük-en büyük değer) olarak sunulmuştur. Bağımsız değişkenlerle bağımlı değişken arasındaki ilişki Student’s t testi, One Way ANOVA, Mann Whitney U testi, Spearman korelasyon analizi ile değerlendirilmiştir. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya katılan 126 kişinin Algılanan stres düzeyi ölçeği toplam puan medyan değeri 27, kadınlarda 25,5, erkeklerde 28,5 bulunmuştur. Evde riskli bir grup ile yaşayanlarda, tıp fakültesi hastanesinde çalışanlarda, son 30 gün içerisinde sağlık durumunu kötü ve çok kötü olarak ifade edenlerde, kendini dayanıklı hissetmeyenlerde algılanan stres düzeyi anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Koruyucu ekipman kullanma, aşılı olma, yeterli uyku, alkol-sigara kullanımı ve diğer demografik özellikler stres düzeyini etkilememişken, pandemi sırasında psikiyatrik tedavi alanların stres seviyelerini azaldığı saptanmıştır. Stresle Başa Çıkma Yöntemleri Ölçeği toplam puan ile Algılanan Stres Düzeyi Ölçeği toplam puan arasında zayıf düzeyde ancak anlamlı (r=-0,309, p<0,001) bir negatif korelasyon görülmüştür. Yetişkinler İçin Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği toplam puanları ile Algılanan Stres Düzeyi Ölçeği toplam puanları arasında zayıf düzeyde ancak anlamlı ( r=-0,389, p<0,001) negatif yönde bir korelasyon görülmüştür. Stresle Başa Çıkma Yöntemleri Ölçeği ve Yetişkinler İçin Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği Toplam Puanları arasında ise orta düzeyde ve anlamlı (r= 0,462, p<0,001) pozitif yönde bir korelasyon görülmüştür. Sonuç: Bu çalışmada bireylerin stresle baş etmede, psikolojik dayanıklılıkları arttıkça stres düzeyinin azaldığı görülmüştür. Ayrıca kişilerin evlerinde riskli bir grup olması ve sağlık algılarının kötü olması da stres düzeyini arttırmıştır. Bireylerin işle ilgili sorunlarını paylaşması, sağlık durumlarını iyi olarak algılamaları ve stresle başa çıkabilme kapasitelerinin yüksek olması dayanıklılığı arttıran unsurlar olarak saptanmıştır.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Çatma, Orhan;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Aim To determine the diagnostic and prognostic value of imaging with thermal camera compared to lung ultrasonography (USG) and gold standard test in patients who attend the emergency department with shortness of breath. With this result, to create a pre-diagnosis system that uses thermal imaging to determine the diagnosis, follow-up and treatment of the patients. Material and Method In our prospective and methodological study, starting after the approval of the ethics committee, 241 patients over the age of 18 who presented to the Ege University Faculty of Medicine Emergency Department for 6 months (23.9.2021-10.4.2022 ) and described shortness of breath in their application, were evaluated simultaneously with thermal camera and lung ultrasound. The descriptive data and findings obtained were recorded through the case report form. Results 241 patients were included in the study, and 46 patients were excluded during the study. In addition, 30 people participated in the study as a healthy control group. Lung ultrasound and thermal imaging were performed in the control group and all 241 patients. With the use of thermal camera of the chest, significant results were obtained in the diagnosis and differentiatial diagnosis of COPD attack, pulmonary edema, PTE; and also in the diagnosis of pneumonia in thermal images of the back. Especially in the diagnosis of pulmonary edema, this relation was found to be strong. It was observed that the highest meanh value and the highest rate of temperature increase were seen in patients with a lung mass. This finding was associated with increased vascularization of cancerous tissue. In our study, descriptive meanh values were obtained for some diseases. It was seen that temperature increases below these values can be used to rule out the specified disease, and temperature increases above these values can be supportive as an auxiliary test in terms of diagnosis. Values that thermography can distinguish between healthy and sick patients were set for each final diagnosis. Specificity and sensitivity values were set. Values with high clinical significance were determined. İn the differantial diagnosis of pneumonia, lung mass and pulmonary edema, the study were found to be successful. For pneumonia, a value of 0.6260 has a sensitivity of 73% and a specificity of 52%, A value of 0.6806 for lung mass was found to have 77% sensitivity and 67% specificity. On chest shots, a value of 0.6475 for pulmonary edema was found to have a sensitivity of 71% and a specificity of 61%. The highest temperature increase was detected in tumor tissue. In right-sided pneumonia diagnosed with the gold standard test, right-sided thermal camera measurement was found to have a moderately significant (AUC=0.599, 95% CI= 0.514-0.685, p=0.034) discriminating ability. It was found that dorsal left thermal camera measurement had a moderately significant (AUC=0.732, 95% CI= 0.628-0.836, p=0.001) discriminating ability in left lung mass diagnosed on CT imaging. While the BLUE protocol did not provide a distinction for patients with a lung mass, it was found to be 77% sensitive in patients with a mass on thermography images or newly diagnosed mass. In our study, we think that thermal imaging camera may be useful in the differential diagnosis of acute dyspnea and in cancer screening. Patients with covid-19 pneumonia and non-covid pneumonia patients were compared. The mean of the back thermal image was significantly higher in the covid pneumonia group (p=0.027, p=0.038). In our study, the sensitivity was 90.1% and the specificity was 99.4% when compared with the USG diagnosis of patients with a clinical final diagnosis of COPD. When patients with a clinical final diagnosis of pulmonary edema were compared with the diagnosis of USG, the sensitivity of USG was 83.8% and the specificity was 97.4%. The specificity for clinical end-diagnosis pneumonia is 91.8%, and the sensitivity is 70%. The specificity and sensitivity of the clinical final diagnosis of pneumothorax were found to be 100% and 83.3%. Patients with Right >3 B lines in USG(X2=3.964, p=0.046), right consolidation in USG (X2=9.983, p=0.002), left consolidation in USG (X2=6.275, p=0.012); in those with lung mass, DM, CAD and significant temperature increase in the right back thermal camera measurement; The 3-month mortality was higher and was reflected in statistical significance. 3-month mortality was 22.05% in the whole patient group. Conclusion Alternative tests are needed because the gold standard tests used in the diagnosis of patients presenting with dyspnea are costly and contains risk of intense radiation. Since thermal imaging is fast, non-invasive, well tolerated and cost-effective for patients, significant results in COPD attacks, pulmonary edema, and pneumothorax can be supported by further studies to ensure its usability in medical practice and the development of appropriate devices. Although it has been previously studied in patients with pneumonia, COPD, and COVID in the respiratory system, our study is the first in the literature to use a thermal camera for the differential diagnosis of all patients presenting with shortness of breath. In our study, comparative values was determined for some patient groups in ROC analyzes and numerical values were created for each diagnostic group. It is appropriate to carry out studies that support the usability of these values for differential diagnosis and diagnosis. Among the situations in which thermography contributes the most useful to the clinic; it is seen that chest and back wall images are more valuable in the differential diagnosis of different diseases. Pneumonia and the mass show high temperature values in dorsal images. On chest images, high meanh values are associated with pulmonary edema, but are significant for COPD attack and PTE. In our study, it is seen that it can be used in terms of lung mass screening and should be supported by focused studies on this subject. A significant increase was found in back temperatures in Covid pneumonia compared to non-covid pneumonias. There are studies in the literature supporting that it is a valuable diagnostic tool for its use as a community screening tool in pandemic situations. When the patient outcomes were compared with the thermal camera; Back measurements (right) were found to have a significant mean temperature increase in terms of 3-month mortality. In addition, a significant temperature increase was found in hospitalized patients compared to discharged patients. Therefore, our study shows that hospitalization/discharge can be used as a predictive test, and supportive studies are needed. Thermal camera analysis is an imaging method that can be diagnosed quickly; lung USG is an auxiliary method that can be used in the diagnosis and differential diagnosis of the most common causes of shortness of breath such as pulmonary edema, pneumothorax and pneumonia. Studies such as systematic review and meta-analysis with high level of evidence about imaging methods in patients who come to the emergency department with shortness of breath should be done. Thermal imaging can be considered a valid screening tool because it is fast, non-invasive, well tolerated, and cost-effective for patients. Amaç Acil servise nefes darlığı şikâyeti ile başvuran hastalarda termal kamera ile görüntülemenin akciğer ultrasonografisi (USG) ve altın standart teste göre tanısal ve prognostik değerliliğini saptamak. Bu neticeyle hastaların teşhis, takip, tedavisinin belirlenmesinde termal görüntülemeyi kullanan ön tanı sistemi oluşturmak. Materyal ve Metod Prospektif ve metodolojik olarak planlanan çalışmamızda Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi’ne etik kurul onayı alındıktan sonra 23.9.2021-10.4.2022 tarihleri arasında 6 ay süreyle başvuran ve başvurusunda nefes darlığı tarifleyen 18 yaş üstü 241 hasta termal kamera ve akciğer ultrasonu ile eşzamanlı değerlendirilmiştir. Elde edilen tanımlayıcı veriler ve bulgular olgu rapor formu aracılığıyla kaydedilmiştir. Bulgular Çalışmaya 241 hasta alınmış, 46 hasta çalışma sırasında çalışma dışı bırakılmıştır. Yanı sıra 30 kişi sağlıklı kontrol grubu olarak çalışmaya katılmıştır. Kontrol grubu ve 241 hastanın tamamına akciğer ultrasonu yapılmış ve termal görüntüleri kaydedilmiştir. Termal kamera kullanımı ile göğüs çekimlerinde KOAH atak, pulmoner ödem, PTE hastalarının tanısı ve ayrımı; sırt çekimlerinde pnömoninin tanısı konusunda anlamlı sonuçlar elde edildi. Özellikle pulmoner ödem tanısında bu ilişkinin güçlü düzey olduğu görüldü. Akciğerde kitlesi olan hastalarda en yüksek meanh değeri ile sıcaklık artışının en fazla oranda olduğu görüldü. Bu kanser dokusunun vaskülarizasyon artışı ile ilişkilendirildi. Çalışmamızda bazı hastalıklar için tanımlayıcı meanh değerleri elde edildi. Bu değerlerin altında kalan sıcaklık artışlarının belirtilen hastalığın ekartasyonunda kullanılabileceği ve üstünde kalan değerlerin tanı açısından yardımcı tetkik olarak destekleyici olabileceği görüldü. Termografinin hasta ve sağlıklı ayrımı yapabildiği değerler oluşturuldu. Her bir son tanı için özgüllük duyarlılık değerleri oluşturuldu. Klinik anlamlılığı yüksek olan değerler belirlendi. Buna göre; pnömoni, akciğer kitlesi ve pulmoner ödem tanı gruplarında hasta ayrımı yapabilmede başarılı olarak saptandı. Pnömoni için 0,6260 değeri %73 duyarlılık, %52 özgüllüğe sahip, akciğer kitlesi için 0,6806 değeri %77 duyarlılık, %67 özgüllüğe sahip olarak bulundu. Göğüs çekimlerinde ise pulmoner ödem için 0,6475 değeri %71 duyarlılık, %61 özgüllüğe sahip olarak bulundu. En yüksek sıcaklık artışı tümör dokusunda saptandı. Altın standart test ile tanısı konulmuş sağ taraflı pnömonide sırt sağ termal kamera ölçümünün orta düzeyde anlamlı bir (AUC=0,599, 95% CI= 0,514-0,685, p=0,034) ayırt etme yeteneği olduğu bulundu. BT görüntülemesinde tanısı konulmuş sol akciğer kitlesinde sırt sol termal kamera ölçümünün orta düzeyde anlamlı bir (AUC=0,732, 95% CI= 0,628-0,836, p=0,001) ayırt etme yeteneği olduğu bulundu. BLUE protokolü akciğer kitlesi olan hastalar için bir ayrım sağlamazken; termografi görüntüleri, kitlesi olan veya yeni tanı kitle hastalarında %77 sensitif bulunmuştur. Çalışmamızda bu tetkikin akut nefes darlığı ayırıcı tanısında ve malignite tetkikinde faydalı olabileceğini düşünmekteyiz. Covid-19 pnömonisi olanlarla non-covid pnömoni hastaları karşılaştırılmıştır. Sırt termal görüntü ortalaması covid pnömonisi olan grupta (p=0,027, p=0,038) anlamlı olarak daha fazla görülmüştür. Çalışmamızda klinik son tanısı KOAH olan hastalar USG tanısı ile karşılaştırıldığında duyarlılığı %90,1, özgüllüğü %99,4 bulunmuştur. Klinik son tanısı pulmoner ödem olan hastalar USG tanısı ile karşılaştırıldığında USG duyarlılığı %83,8, özgüllüğü %97,4 saptanmıştır. Klinik son tanı pnömoni için özgüllüğü %91,8, duyarlılığı %70’ tir. Klinik son tanı pnömotoraks için özgüllüğü %100, duyarlılığı %83,3 bulunmuştur. USG Sağ >3 B lines bulgusu olanlarda (X2=3,964, p=0,046), USG sağ konsolidasyonu olanlarda (X2=9,983, p=0,002), USG sol konsolidasyonu olanlarda (X2=6,275, p=0,012); akciğer kitlesi, DM, KAH olanlarda; sırt sağ termal kamera ölçümünde anlamlı ısı artışı olanlarda 3 aylık mortalite daha fazla çıkmış ve istatistiksel anlamlılığa yansımıştır. Tüm hasta grubunda 3 aylık mortalite %22,05 saptanmıştır. Sonuç Nefes darlığı ile gelen hastaların tanı ve takibinde kullanılan altın standart testlerin maliyetli oluşu ve yoğun radyasyon içermesi nedeni ile tanı ve tedavide kullanılacak alternatif testlere ihtiyaç duyulmaktadır. Termal görüntüleme, hızlı çalışması, invaziv olmaması, iyi tolere edilebilir olması, düşük maliyetli olması; KOAH atak, pulmoner ödem, pnömotoraksta anlamlı sonuçlar bulunması nedeni ile daha fazla çalışma ile desteklenerek tıbbi uygulamada kullanılabilirliği ve uygun cihazların geliştirilmesi sağlanabilir. Solunum sistemi anlamında daha önce pnömoni, KOAH, COVID hastalarında çalışılmış olsa da, çalışmamız nefes darlığı ile başvuran tüm hastaların ayırıcı tanısı için termal kameranın kullanıldığı literatürdeki ilk çalışmadır. Çalışmamızda ROC analizlerinde bazı hasta grupları için karşılaştırmalı anlamlılık saptanmış olup her bir tanı grubu için sayısal değerler oluşturulmuştur. Bu değerleri ayırıcı tanı ve tanı için kullanılabilirliğini destekleyen çalışmaların yapılması uygundur. Termografinin kliniğe en fazla katkı sağladığı durumlar arasında sırt çekimi ve göğüs ön duvar çekimlerinin farklı hastalıkların ayırıcı tanısında daha değerli olduğudur. Bu bağlamda sırt çekimlerinde pnömoni ve kitlenin yüksek sıcaklık değerleri gösterdiği görülmektedir. Göğüs çekimlerinde ise yüksek meanh değerleri pulmoner ödem ile ilişkili bulunmakla birlikte KOAH atak ve PTE için anlamlıdır. Çalışmamızda akciğer kitle taraması açısından kullanılabileceği görülmekte ve bu konuda odaklanmış çalışmalarla desteklenmelidir. Covid pnömonisinde non-covid pnömonilere göre sırt sıcaklıklarında anlamlı artış saptanmıştır. Pandemi dönemlerinde kitlesel tarama aracı olarak kullanımı konusunda değerli bir tanı aracı olduğunu destekleyen çalışmalar literatürde bulunmaktadır. Termal kamera ile hasta sonlanım durumları karşılaştırıldığında 3 aylık mortalite açısından sırt ölçümleri (sağ) anlamlı ortalama sıcaklık artışına sahip olarak bulunmuş. Ayrıca yatan hastalarda taburcu olanlara göre anlamlı sıcaklık artışı bulunmuştur. Bu nedenle çalışmamız yatış/taburculuk ön görücü bir test olarak kullanılabileceğini göstermekte olup destekleyici çalışmalara ihtiyaç vardır. Termal kamera hızlı tanı yapılabilen bir görüntüleme yöntemidir; akciğer USG pulmoner ödem, pnömotoraks, pnömoni gibi en sık görülen nefes darlığı nedenlerini ayırt etmede, tanıda kullanılabilen güvenilir bir yardımcı yöntemdir. Nefes darlığı ile acile gelen hastalarda görüntüleme yöntemleriyle ilgili kanıt düzeyi yüksek olan sistematik derleme, meta-analiz gibi çalışmaların yapılması gerekmektedir. Termal görüntüleme, hızlı çalışması, invaziv olmaması, iyi tolere edilebilir olması ve düşük maliyetli olması nedeniyle geçerli bir tarama aracı olarak düşünülebilir.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Öz, Mehmet;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Background & Aims: The largest recent outbreak in the global world, COVID-19, was first identified in China in December 2019 and was soon recognized as a pandemic by the World Health Organization in March 2020. In this virus-mediated disease with high mortality due to multi-organ dysfunction, mainly respiratory failure, multiple studies on the pathophysiology, interpretation and treatment protocol were presented. Studies were conducted on mortality markers to reveal the course and worsening of the disease and to reveal an effective treatment method. However, a clearly accepted treatment protocol has not been developed yet. In this study, it was aimed to retrospectively evaluate the demographic and clinical data of the patients hospitalized with the diagnosis of COVID-19 in Ege University Head Physician Covid gastroenterology and Head Physician Covid Chest Diseases, and to determine mortality predictors. Material & Methods: Our study was designed as a single-center retrospective study. The demographic and clinical characteristics and laboratory parameters of 441 patients with COVID-19 who were hospitalized in the Chief Physician Covid Gastroenterology and Chief Physician Covid Chest service between November 1, 2020 and March 31, 2022 were examined in the study. Among these patients, 324 patients who had COVID involvement in their computed tomography and met the definition of serious and critical illness according to the World Health Organization classification or met the definition of respiratory distress were included. Subgroups of patients without hematologic or solid organ cancer were identified and their mortality markers were examined. Results: Our study included 324 patients. 186 of our patients were male and 138 were female. The mean age was 60.74 years. When the effects of demographic and clinical characteristics of the patients on mortality were examined, it was found that advanced age, congestive heart failure, hematological cancer, acute renal failure developed during follow-up, being on mechanical ventilator support, and being on non-invasive mechanical ventilator support increased mortality (p<0.05). High lactate level, high oxygen demand, high SOFA score at the time of admission, CTnT, NTproBNP, CRP, ferritin, D-dimer, INR, NLR, MPV high, albumin and platelet low were found to be significant predictors of mortality (p<0.05). The exit laboratory values of the patients were evaluated as the endpoint, the admission laboratory values were evaluated as the baseline and the difference was determined as the delta(Δ) change value and the effects of this difference on mortality were examined. Decreased lymphocyte and albumin levels were found to be significant predictors of mortality (p<0.05). The mortality predictors of the patients were analyzed by multivariate regression analysis, and MAP decrease, platelet decrease and CRP elevation were found to be significant in terms of mortality predictor in multivariate regression analysis and had a specificity of 94.1% and a sensitivity of 81.4% in indicating mortality Conclusion: It can be used as a mortality predictor of CTnT, NTproBNP, CRP, ferritin, D-dimer, INR, NLR, MPV, albumin and platelet in COVID-19 patients. Giriş ve Amaç: Global dünyanın son zamanlardaki en büyük salgını COVID-19, ilk defa Aralık 2019 da Çin de tanımlandı ve çok geçmeden Dünya Sağlık Örgütü tarafından, Mart 2020 de pandemi olarak kabul edildi. Ağırlıklı solunum yetmezliği olmak üzere, çoklu organ disfonkisyonu sebebiyle mortalitesi yüksek bu virüs aracılıklı hastalıkta patofizyolojisi üzerine çok çalışma, yorum ve tedavi protokolü için çok değişken seçenekler sunuldu. Hastalığın seyri ve kötüye gidişi ortaya koymak ve etkili tedavi yöntemini ortaya çıkarmak için mortalite belirteçleri üzerine çalışmalar yapıldı. Ancak halihazırda hala net olarak kabul görmüş tedavi protokolü geliştirilemedi. Bu çalışmamızda Ege Üniversitesi Başhekimlik Covid gastroenteroloji ve Başhekimlik Covid Göğüs Hastalıklarında COVİD-19 tanısıyla hastaneye yatırılarak izlenen hastaların retrospektif olarak demografik ve klinik verilerinin değerlendirilmesi ve mortalite predüktörlerinin belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız tek merkezli retrospektif bir çalışma olarak tasarlanmıştır. Çalışmaya 1 Kasım 2020-31 Mart 2022 tarihleri arasında Başhekimlik Covid Gastroenteroloji ve Başhekimlik Covid Göğüs servisinde yatmakta olan 441 COVID-19 tanılı hastaların demografik ve klinik özellikleri, laboratuvar parametreleri incelendi. Bu hastalardan bilgisayarlı tomografisinde COVID tutulumu olan ve Dünya Sağlık Örgütü sınıflamasına göre ciddi ve kritik hastalık tanımına uyan veya respratuvar disstres tanımına uyan 324 hasta dahil edildi. Hematolojik veya solid organ kanseri olmayan hasta alt grupları belirlendi ve onların mortalite belirteçleri incelendi. Bulgular: Çalışmamıza 324 hasta dahil edildi. Hastalarımızın 186’ sı erkek, 138’i kadındı. Yaş ortalamsı 60.74 saptandı. Hastaların demografik ve klinik özelliklerinin mortalite üzerine etkileri incelendiğinde ileri yaş, konjestif kalp yetmezliği, hematolojik kanser, izlemde gelişen akut böbrek yetmezliği, mekanik ventilatör desteğinde olması, non-invaziv mekanik ventilatör desteğinde olması mortaliteyi artırdığı anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Hastaların geliş anındaki laktat yüksekliği, oksijen ihtiyacının fazla olması, SOFA skorunun yüksek olması CTnT, NTproBNP, CRP, ferritin, D-dimer, INR, NLR, MPV yüksekliği, albümin ve trombosit düşüklüğü mortalite predüktörü olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Hastaların çıkış laboratuvar değerleri sonlanım, geliş laboratuvar değerleri başlangıç olarak değerlendirildi ve aradaki fark delta(Δ) değişim değeri olarak belirlendi ve bu farkın mortalite üzerine etkileri incelendi ve izlemde CTnT, NTproBNP, CRP, ferritin, INR, NLR, MPV değerlerinin artışı, trombosit, lenfosit ve albümin değerinin azalması mortalite predüktörü olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Hastaların mortalite predüktörleri çok değişkenli regresyon analizi yapılarak incelendi ve OAB düşüşü trombosit düşüşü ve CRP yüksekliği çok değişkenli regresyon analizinde mortalite predüktörü açısından anlamlı bulundu ve mortaliteyi göstermede % 94.1 özgüllük ve %81.4 duyarlılığa sahipti. Sonuç: COVID-19 hastalarında CTnT, NTproBNP, CRP, ferritin, D-dimer, INR, NLR, MPV, albümin ve trombosit mortalite predüktörü olarak kullanılabilir.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Durgun, Kevser;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Introduction and aim: Job satisfaction is defined as the feelings and attitudes that a person has about the job; it is frequently researched because it is associated with organizational outcomes and employee well-being. With this study at Bornova Türkan Özilhan State Hospital, where Covid-19 patients are treated in Izmir, it was aimed to measure the job satisfaction levels of healthcare workers and determine the related factors. Materials and methods: The universe of this study in cross-sectional design consisted of 412 healthcare professionals working at Bornova Türkan Özilhan State Hospital. It is aimed to reach the whole universe. The dependent variable of the research is the job satisfaction of healthcare workers. The Job Satisfaction Survey developed by Spector (1985) and adapted into Turkish by Yelboğa (2009) was used. Independent variables were grouped into five groups; demographic and socioeconomic characteristics, health status and habits, occupational characteristics and workin conditions, working characteristics in the pandemic hospital and the burnout levels of healthcare workers. The data were obtained from the questionnaire forms filled with the self-report of the employees under the observation of the researcher. While the descriptive statistics were calculated with mean and standard deviation; numbers and percentages are given in count type variables. To evaluate the relationship between dependent and independent variables; T test was used to compare two groups; Variance analysis or Kruskal Wallis test was used to compare three or more groups, depending on the state of meeting parameteric conditions. Linear regression analysis was performed for multiple analyses. SPSS 23.0 program was used in the entry and analysis of the data. P <0.05 was accepted as the level of significance. Results: The response rate was %82,5 (n = 340). %68,8 of the research group consisted of women and the mean age was 39,2±8,91. The mean Job Satisfaction Scale scores were calculated as 111,28 ± 22,29. In multivariate analyzes, high alcohol consumption (p=0.006), working in intensive care unit (p=0.028), not working in jobs suitable for their education, (p=0.044), not being consulted about the decisions related to job (p<0.001), non-compliance with hygiene rules and infection precautions in the working environment (p<0.001), weekly working time of 46 hours or more (p=0.001), being assigned involuntarily (p=0.006) and burnout (p<0.001) were found to be associated with low job satisfaction scores. Conclusions: In this study, it was determined that the job satisfaction scores of healthcare workers were low during the pandemic period and the lowest score belonged the wage sub-dimension. Job satisfaction is low among those who have a high level of burnout, those who have long working hours, those who work in intensive care, those who are assigned against their will, those who do not work in jobs suitable for their education, those whose opinions are not taken about their job, those who work in areas where hygiene rules and infection control measures are not applied. It was observed that the amount of alcohol use increased as the job satisfaction score decreased. In the study, it was observed that job satisfaction was mostly related to working conditions. Job satisfaction, which is important for the well-being and mental health of health workers, should be increased by improving working conditions. Giriş ve amaç: İş doyumu kişinin işi ile ilgili sahip olduğu duygu ve tutumlar olarak tanımlanmakta; örgütsel çıktılar ile ve çalışanların iyi olma hali ile ilişkili olduğu için sıklıkla araştırılmaktadır. İzmir ilinde Covid-19 hastalarının tedavisinin yürütüldüğü bir devlet hastanesi olan Bornova Türkan Özilhan Devlet Hastanesi’nde yapılan bu çalışma ile sağlık çalışanlarının iş doyumu düzeylerinin ölçülmesi ve ilişkili faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Kesitsel tasarımdaki bu araştırmanın evrenini Bornova Türkan Özilhan Devlet Hastanesi’nde görev yapmakta olan toplam 412 sağlık çalışanı oluşturmuştur. Evrenin tümüne ulaşılması hedeflenmiştir. Araştırmanın bağımlı değişkeni sağlık çalışanlarının iş doyumudur. Spector (1985) tarafından geliştirilen ve Yelboğa (2009) tarafından Türkçe’ye uyarlanan İş Doyumu Ölçeği (Job Satisfaction Survey) kullanılmıştır. Bağımsız değişkenler beş grupta toplanmıştır; demografik ve sosyoekonomik özellikler, sağlık durumu ve alışkanlıklar, mesleki özellikler ve çalışma koşulları, pandemi hastanesinde çalışma özellikleri ve sağlık çalışanlarının tükenmişlik düzeyleri. Veriler araştırmacı gözleminde çalışanların öz bildirimi ile doldurulan anket formlarından elde edilmiştir. Tanımlayıcı istatistikler ortalama ve standart sapma ile hesaplanırken; sayım tipi değişkenlerde ise sayı ve yüzdeler verilmiştir. Bağımlı ve bağımsız değişkenler arasındaki ilişkiyi değerlendirmek için; ikili karşılaştırmalarda T testi, üç ya da daha fazla grubun karşılaştırılmasında ise parameterik koşulları sağlama durumuna göre Varyans analizi ya da Kruskal Wallis testi kullanılmıştır. Çoklu analizler için lineer regresyon analizi yapılmıştır. Verilerin girişinde ve analizinde SPSS 23.0 programı kullanılmıştır. P<0.05 anlamlılık düzeyi olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmanın kapsayıcılığı %82,5 (n=340) düzeyindedir. Araştırma grubunun %68.8’i kadınlardan oluşmaktadır ve ortalama yaşları 39,2±8,91’dir. İş Doyumu ölçek puanları ortalaması 111,28±2,29 hesaplanmıştır. Çok değişkenli analizlerde, alkol kullanımının fazla olması (p=0,006), yoğun bakımda çalışma (p=0,028), yaptığı işin eğitimine uygun olduğunu düşünmeme (p=0,044), işi ile ilgili kararlarda görüşlerinin alınmaması (p<0,001), çalışılan ortamda hijyen kuralları ve enfeksiyon önlemlerine uyulmaması (p<0,001), haftalık çalışma süresinin 46 saat ve üzerinde olması (p=0,001), isteği dışında görevlendirilme (p=0,006) ve tükenmişlik (p<0,001) iş doyumu puanının düşük olması ile ilişkili saptanmıştır. Sonuç: Bu çalışmada sağlık çalışanlarının pandemi döneminde iş doyumu puanlarının düşük olduğu ve en düşük puanın da ücret alt boyutu olduğu saptanmıştır. Tükenmişlik düzeyi yüksek olanların, çalışma saatleri fazla olanların, yoğun bakımda çalışanların, isteği dışında görevlendirilenlerin, eğitimine uygun işlerde çalışmayanların, işi hakkında görüşleri alınmayanların, çalıştığı alanda hijyen kurallarına ve enfeksiyon kontrol önlemlerine uyulmayanların iş doyumları düşüktür. İş doyumu puanı düştükçe alkol kullanım miktarının arttığı görülmüştür. Araştırmada iş doyumunun ağırlıkla çalışma koşulları ile ilişkili olduğu görülmüştür. Sağlık çalışanlarının iyilik hali ve ruh sağlığı için önemli olan iş doyumları çalışma koşullarının düzeltilmesi yolu ile arttırılmalıdır.