Advanced search in Research products
Research products
arrow_drop_down
Searching FieldsTerms
Any field
arrow_drop_down
includes
arrow_drop_down
Include:
The following results are related to COVID-19. Are you interested to view more results? Visit OpenAIRE - Explore.
159 Research products, page 1 of 16

  • COVID-19
  • Other research products
  • Open Access
  • TR
  • Turkish
  • COVID-19

10
arrow_drop_down
Date (most recent)
arrow_drop_down
  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Torunlar, Serkan;
    Publisher: Bursa Uludağ Üniversitesi
    Country: Turkey

    Sanayi devrimiyle başlayan teknolojik gelişmeler 20.yüzyılın sonlarında iyice hızlanmıştır. Sanayi ve teknolojideki bu gelişmeler sadece üretim süreçleri ve çalışma hayatında değil sosyal ve kültürel hayatımızda da köklü değişikliklere neden olmuştur. Tüm bu değişimlere ayak uydurabilmek için çeşitli eğitimlere, meslek kurslarına, hizmet içi eğitimlere katılmak gerekli hale gelmiştir. Bu durum da yaşam boyu öğrenme kavramını ortaya çıkarmıştır. Kimi insanlar yaşam boyu öğrenme ve değişimlere ayak uydurmada daha başarılıyken kimi insanlar bu konuda daha yetersiz kalmıştır. Bu bağlamda yaşam boyu öğrenme kavramının nelere bağlı olduğu ve insanların bu konudaki yeterliliklerinin belirlenmesi konusunda çeşitli bilimsel çalışmalar literatürde yerini almıştır. Öte yandan öğretmen ve öğrencinin çeşitli nedenlerle bir araya gelememesi nedeniyle ortaya çıkan uzaktan eğitim kavramı da uzun yıllardır çeşitli şekillerde hayatımızda yer almaktadır. Özellikle 2000’li yıllardan sonra bilgisayar ve internet teknolojilerindeki hızlı gelişimle internet tabanlı uzaktan eğitim yaygınlaşmaya başlamıştır. Kullanımı yavaş yavaş artan çevrimiçi eğitim 2020 yılında tüm dünyayı etkileyen Covid 19 salgını sonrası hızla yayılmıştır. Çevrimiçi öğrenmenin verimini etkileyen unsurları belirlemeye ve çevrimiçi öğrenmenin verimini arttırmaya yönelik çeşitli çalışmalar da yıllar içerisinde literatürde yerini almıştır. Çevrimiçi öğrenmeye hazırbulunuşluk da çevrimiçi öğrenmenin verimini etkileyen önemli unsurlardan biri olarak ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda bu tez çalışmasında günümüzde eğitimin iki önemli kavramı olan yaşam boyu öğrenme ve çevrimiçi öğrenmeye hazırbulunuşluk arasındaki ilişki incelenmiştir. Bu amaçla bu kavramlarla ilgili yapılan araştırmalar ve ölçek çalışmaları incelenmiştir. Literatürde oldukça geniş kabul gören Yaşam Boyu Öğrenme ve Çevrimiçi Öğrenmeye Hazırbulunuşluk ölçekleri aynı anda üniversite öğrencilerine uygulanmıştır. Elde edilen verilerle yaşam boyu öğrenmenin çevrimiçi öğrenmeye hazırbulunuşluk alt boyutları üzerinde belirleyici etkileri olup olmadığını, varsa hangi boyutlarda etkili olduğu belirlenmeye çalışılmıştır. Bulgular yaşam boyu öğrenmenin çevrimiçi öğrenmeye hazırbulunuşluk alt boyutları olan bilgisayar/internet öz yeterliliği, öz güdümlü öğrenme, öğrenci kontrolü, öğrenme için motivasyon, çevrimiçi iletişim öz yeterliliği arasında pozitif ve anlamlı bir ilişkisi olduğunu göstermiştir. Technological developments that started with the industrial revolution accelerated after the end of the 20th century. Developments in industry and technology have caused radical changes not only in production processes and working life, but also in our social and cultural life. In order to keep up with all these changes it has been necessary to attend various trainings, vocational courses, in-service trainings. This gave rise to the concept of lifelong learning. While some people are more successful in lifelong learning and keeping up with changes, some people are incompetent in this regard. In this context, various scientific studies have taken place in the literature on what the concept of lifelong learning depends on and the determination of people's competencies in this regard. On the other hand, the concept of distance education, which emerged due to the fact that the teacher and the student could not come together for various reasons, has been in our lives in various ways for many years. Especially after the 2000s, with the rapid development in computer and internet technologies, internet-based distance education has started to become widespread. The use of online education, which has been gradually increasing in recent years, has spread rapidly after the Covid 19 epidemic, which affected the whole world in 2020. Various studies aimed at determining the factors affecting the efficiency of online learning and increasing the efficiency of online learning have also taken their place in the literature over the years. Readiness for online learning has also been noted in the literature as one of the important factors affecting the efficiency of online learning. In this context, in this thesis, the relationship between lifelong learning and readiness for online learning, which are two important concepts of education today, has been examined. For this purpose, researches and scale studies related to these concepts were examined. Lifelong Learning and Online Learning Readiness scales, which are widely accepted in the literature, were applied to university students at the same time. By analyzing the obtained data, it has been tried to determine whether lifelong learning has decisive effects on the sub-dimensions of readiness for online learning, and if so, in which dimensions. The findings showed that there is a positive and significant relationship between the online learning readiness sub-dimensions of lifelong learning, computer/internet self-efficacy, self-directed learning, student control, motivation for learning, and online communication self-efficacy.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Yılmaz, Hilal Seda;
    Publisher: Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Arthralgia is defined as a condition in which the joint pain is not accompanied by inflammatory markers. Arthritis is, however, defined as the inflammatory condition in which the joint pain is accompanied by at least one of swollen joints, redness, warm joints and limited range of motion. Joint pain is a common symptom among children and observed in many different diseases. The objective of our study is investigating etiology and retrospective evaluation of demographic data of children presenting with arthralgia.In our study, patients presenting with joint pain to General Pediatrics and Pediatric Subspecialty (Nephrology, Infectious Diseases, Hematology/Oncology and Emergency Department) Outpatient Clinics of Necmettin Erbakan University Meram Faculty of Medicine Department of Pediatrics between January 2020 and December 2021 were evaluated retrospectively. Patients’ presenting complaints, physical examination findings, laboratory results, radiological studies and outcome were evaluated. SPSS 23.0 package program was used for statistical analyses. A p0.005) Rate of leukocytosis and elevated erythrocyte sedimentation rate was found to be significantly higher in patients presenting with arthritis than those presenting with arthralgia.In conclusion, joint pain is a condition which is common among children and may be associated with many different final diagnoses. Time of onset of complaints, which joints are involved, presence of additional complaints, physical examination findings, additional symptoms, family history, trauma, and consumption of dairy products from raw milk, as well as some laboratory parameters and imaging modalities may serve as a guide in differential diagnosis. In children, arthralgias mostly have an acute onset and are associated with infections. In our study, the most common diagnosis in patients presenting with joint pain was brucella. This high rate of brucellosis is related to high rate of consumption of raw dairy products and stockbreeding in Konya and surroundings. Joint pain is included in differential diagnosis of many diseases due to nonspecific presenting complaints including fever, loss of appetite and malaise. Brucellosis should be considered in differential diagnosis and consumption of pasteurized dairy products should be encouraged in our country and the places where brucella is still prevalent like our region. Artralji eklem ağrısı ile beraberinde inflamatuar belirteçlerin olmadığı, artrit ise eklem ağrısının yanında eklemde şişlik, kızarıklık, ısı artışı ve hareket kısıtlılığından en az birisinin eşlik ettiği yangısal duruma denilir. Eklem ağrısı çocuklarda sık görülen semptomdur ve çok farklı hastalıkların bulgusu olabilir. Çalışmamızın amacı artralji ile başvuran çocuklarda etyolojiyi araştırmak ve kategorize etmek, demografik özelliklerini, hastaların başvuru yerlerine göre dağılımını, en sık başvuru şikayetlerini, başvurduğu bölüme göre yönlendirilen bölümleri tespit etmek ve bu hastaların son durumunu belirlemekti. Ayrıca içinde bulunduğumuz Covid-19 pandemisinin eklem ağrısı ile ilişkisini incelemekti. Çalışmamızda Ocak 2020- Aralık 2021 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı çocuk genel ve yandal (nefroloji, enfeksiyon, hematoloji/onkoloji, acil) polikliniklerine eklem ağrısı ile başvuran hastalar geriye dönük incelendi. Hastaların başvuru şikayetleri, fizik muayeneleri, laboratuvar tetkikleri, radyolojik görüntülemeleri ve sonuç durumu değerlendirildi. İstatistiksel analizler için SPSS 23.0 programı kullanıldı. p 0,005) Artrit ile başvuranlarda artraljiye oranla lökositoz ve eritrosit sedimantasyon hızı yüksekliği anlamlı derecede yüksek oranda saptanmıştır. Sonuç olarak; eklem ağrısı şikayeti çocuklarda sık görülen ve çok farklı sonuç tanıları alabilen bir durumdur. Şikayetin başlama zamanı, hangi eklemlerin tutulduğu, ek şikayet varlığı, fizik muayene özellikleri, ek semptomları, aile öyküsü, travma, çiğ sütten süt ve süt ürünleri tüketimi ve bazı laboratuvar parametreleri ile görüntüleme teknikleri ayırıcı tanıda yol gösterici olabilir. Çocuklarda artraljilerin büyük çoğunluğu akut başlar ve enfeksiyon ile ilişkilidir. Çalışmamızda eklem ağrısı ile başvuran hastalarda en sık görülen tanı bruselloz olmuştur. Brusellanın yüksek oranda olması Konya ve çevresindeki illerde çiğ süt ve süt ürünleri ile beslenme ve hayvancılıkla uğraşmanın yaygın olması ile ilişkilidir. Eklem ağrısı, ateş, iştahsızlık, halsizlik gibi non spesifik şikayetlerle başvurduğundan birçok hastalıkla ayırıcı tanıya girer. Ülkemiz ve bölgemiz gibi halen yoğun brusella görülen bölgelerde ayırıcı tanıda akılda mutlaka bulundurulmalıdır ve pastörize süt ve ürünleri kullanılması teşvik edilmelidir.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Çelen, Şener;
    Publisher: Dicle Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Amaç: Koronavirüs hastalığı (COVID-19), yeni keşfedilen bir koronavirüsün (SARS-CoV-2) neden olduğu bulaşıcı bir hastalıktır. Dünya çapında milyonlarca insanı etkileyen bu hastalığın, özellikle ileri yaştaki kişiler ile bilinen hipertansiyon, diyabet ve obezitesi olan kişilerde daha yüksek mortalite ve morbiditeye neden olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada pandemi hastanemizdeki COVID-19 hastalarında hipertansiyon ve mortalite ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Materyal ve Metot: Çalışmamıza Dicle Üniversitesi Pandemi Hastanesi Yoğun Bakım Ünitesinde Mart 2020- Eylül 2021 tarihleri arasında COVID-19 tanısı alarak yatarak tedavi gören 434 hastanın demografik bilgileri, ilave hastalıkları, kullandığı antihipertansif ilaçlar, vital bulguları, laboratuvar değerleri retrospektif incelendi. Hastaların yoğun bakım gözlemi sonucunda klinik sonuçları taburcu ya da exitus olmalarına göre kaydedilerek hipertansiyonun, ACEi kullanımının ve ilave hastalıklar gibi bulguların COVID-19 tanılı hastalarda mortaliteyle ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 434 hastanın 256'sı (%59) erkek, 178'i (%41) kadındı. Ortalama yaş 66,4 ±14,7 olarak saptandı. Hastaların ek hastalıkları değerlendirildiğinde olguların %50,9'unda HT, %24,9'unda DM, %10,9'unda Akciğer Hastalıkları (Astım-KOAH-Bronşektazi), %18,9'unda Kalp hastalıkları (KAH-KY), %11,5'unda KBH, %9,9'unda Maligniteler mevcutken, olguların %29,5'unda ek hastalık yoktu. Hipertansif hastaların %29,8'i ACEi/ARB, %73,3'ü Kalsiyum kanal bloker, %44,7'si Beta bloker, %7,6'sı Alfa bloker ve %12,2'si Diüretik kullandığı saptandı. Antihipertansif kullanımı monoterapi ve çoklu tedavi olarak değerlendirildiğinde hipertansif hastaların %54,7'si tekli antihipertansif, %27,1'i ikili antihipertansif, %15,8'i üçlü antihipertansif, %2,2'si dörtlü antihipertansif kullanığı görüldü. Çalışmamıza katılan COVID-19 hastalarının kan basıncı ölçümlerinin JNC 7'ye göre sınıflandırılması yapıldığında %29,5'u Normal, %19,6 Pre-hipertansif, %35,3 Evre-1 HT, %15,7 Evre-2 HT olduğu görüldü. Ek hastalık varlığıyla mortalite ilişkisine bakıldığında komorbid hastalığı olanların %54,6'sı komorbid hastalığı olmayanların %44,5'i eksitus olduğu görüldü, aradaki fark istatistiksel olarak sınırda anlamlı saptandı(p=0,05). Çalışmaya katılan hastalar arasında Hipertansiyon varlığının mortalite üzerine ilişkisi değerlendirildiğinde; hipertansiyonu olan 221 hastanın %56,6'sının eksitus ve %43,4'ünün taburcu olduğu görüldü. İki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı(p<0,03). Hastaların Kan basıncı ölçümlerinin JNC-7'ye göre sınflandırılması ile mortalite ilişkisi değerlendirildiğinde kan basıncı normal hastaların %47,7'si, pre-hipertansif olan hastaların %44,7'si, Evre-1 olan hastaların %56,9'u ve Evre-2 olan hastaların %55,9'u eksitus olduğu görüldü. Gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Çalışmamıza katılan hipertansif hastaların kullandığı anti-hipertansifler ile mortalite ilişkisi değerlendirildiğinde; ACEi kullanan hastaların %42,4'ü, kullanmayanların %62,6'sı eksitus olduğu görüldü, aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptandı(p<0,02). Sonuç: COVID-19 hastalarında komorbidite varlığı mortalite açısından en önemli faktörlerin başında gelir. Hipertansiyon COVID-19 hastalarında en yaygın komorbiditelerden birini temsil etmektedir. COVID-19 hastalarında, hipertansiyon eşlik ettiğinde daha yüksek ölüm oranı görülmektedir. RAAS inhibitörlerine sahip hastalar, çalışmamızda daha yüksek bir mortalite riskine maruz kalmamıştır ve RAAS inhibitörlerinin kullanımının daha düşük mortalite riski ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte, COVID-19 enfeksiyonu olan hastalarda RAAS inhibitörlerine devam etmek için belirgin bir ek risk olmadığı düşünülmelidir. Purpose: Coronavirus disease (COVID-19) is an infectious disease caused by a newly discovered coronavirus (SARS-CoV-2). It is known that this disease, which affects millions of people worldwide, causes higher mortality and morbidity, especially in elderly people and people with known hypertension, diabetes and obesity. In this study, we aimed to evaluate the relationship between hypertension and mortality in COVID-19 patients in our pandemic hospital. Methods: In our study, demographic information, additional diseases, antihypertensive drugs used, vital signs, and laboratory values of 434 patients diagnosed with COVID-19 and hospitalized in the Intensive Care Unit of Dicle University Pandemic Hospital between March 2020 and September 2021 were retrospectively analyzed. As a result of the intensive care observation, the clinical results of the patients were recorded according to whether they were discharged or exited, and the relationship between hypertension, ACEi use, and additional diseases with mortality in patients with a diagnosis of COVID-19 was evaluated. Results: Of the 434 patients included in the study, 256 (59%) were male and 178 (41%) were female. The mean age was 66.4 ±14.7 years. When the comorbidities of the patients were evaluated, 50.9% of the cases were diagnosed with HT, 24.9% with DM, 10.9% with Lung Diseases (Asthma-COPD-Bronchiectasis), 18.9% with Heart diseases (CAD-HF). , 11.5% had CKD, 9.9% had malignancies, 29.5% of the cases had no additional disease. It was determined that the hypertensive patients used ACEi/ARB in 29.8%, calcium channel blockers in 73.3%, beta-blockers in 44.7%, alpha-blockers in 7.6% and diuretics in 12.2%. When antihypertensive use was evaluated as monotherapy and multiple therapy, it was seen that 54.7% of hypertensive patients used single antihypertensive, 27.1% dual antihypertensive, 15.8% triple antihypertensive, 2.2% quadruple antihypertensive use. When the blood pressure measurements of the COVID-19 patients participating in our study were classified according to JNC 7, it was found that 29.5% Normal, 19.6% Pre-hypertensive, 35.3% Stage-1 HT, 15.7% Stage-2 HT. Considering the relationship between the presence of additional disease and mortality, 54.6% of those with comorbid disease and 44.5% of those without comorbid disease were found to be dead, the difference was statistically significant (p=0.05).When the relationship between the presence of hypertension and mortality among the patients participating in the study was evaluated; Of 221 patients with hypertension, 56.6% died and 43.4% were discharged. A statistically significant relationship was found between the two groups (p<0.03). When the classification of the blood pressure measurements of the patients according to JNC-7 and the mortality relationship were evaluated, 47.7% of the patients with normal blood pressure, 44.7% of the patients with pre-hypertensive, 56.9% of the patients with stage-1 and 55.9% of the patients with stage-2 were found to be dead. There was no statistically significant difference between the groups. When the correlation between the anti-hypertensive drugs used by the hypertensive patients participating in our study and the mortality was evaluated; It was observed that 42.4% of the patients using ACEi and 62.6% of the non-users were dead, the difference was statistically significant (p<0.02). Conclusion: The presence of comorbidity in COVID-19 patients is one of the most important factors in terms of mortality. Hypertension represents one of the most common comorbidities in COVID-19 patients. Patients with COVID-19 have a higher mortality rate when hypertension is accompanied. Patients with RAAS inhibitors were not exposed to a higher risk of mortality in our study, and the use of RAAS inhibitors has been shown to be associated with a lower risk of mortality. However, it should be considered that there is no significant additional risk for continuing RAAS inhibitors in patients with COVID-19 infection.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Bozkurt, Damla;
    Publisher: Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Aile planlaması; bütün bireylerin istedikleri sayıda, istedikleri zamanda ve sağlıklı aralıklarla, bakabilecekleri kadar çocuk sahibi olmalarıdır, temel amaç yüksek riskli ve istenmeyen gebelikleri, isteyerek düşük ve kürtajları önleyerek anne-çocuk sağlığını korumak ve geliştirmektir. COVID-19 pandemi sürecinde dünya genelinde sağlık sistemlerinin gücü ve finansal kaynakları, COVID-19 tanı ve tedavi hizmetlerine kaymıştır. Aile planlaması hizmetleri değişen sağlık sunumu, sokağa çıkma yasaklarının uygulanması, kontrollü sosyal hayat tedbirleri vb. gibi nedenlerle sekteye uğramıştır. Bu çalışmada 15-49 yaş arası evli kadınların, aile planlaması hakkında bilgi düzeylerini değerlendirmek ve COVID-19 pandemisinin aile planlaması yöntem kullanma durumuna etkisini araştırmak hedeflenmiştir.Araştırmamıza Denizli ilinde 55 Nolu ve 58 Nolu Aile Hekimliği Birimlerine kayıtlı 15-49 yaş arası evli 214 kadın dahil edilmiştir. Araştırmada kullanılan veriler oluşturduğumuz 36 sorudan oluşan anket formu ile elde edilmiştir. Katılımcılardan COVID-19 pandemi öncesinde %85’i korunma yöntemi kullanırken, pandemi döneminde bu oran %81,3’tü. Modern yöntem kullanan kadınlardan pandemi öncesinde %18,1’inin, pandemi sırasında ise %6,2’sinin aile planlaması yöntemini aile sağlığı merkezinden temin ettiği görülmüştür. %26,2’si kullandıkları aile planlaması yöntemine COVID-19 pandemi döneminde ulaşımda zorluk yaşadığını belirtmiştir. Pandemide son bir yılda acil kontrasepsiyon kullananların oranı %7,9, istenmeyen gebelik oranı %8,9, kürtaj oranı %5,6 olarak bulunmuştur. %18,2’si COVID-19 pandemi döneminde aile sağlığı merkezinden aile planlama danışmanlığı aldığını belirtmiştir.COVID-19 pandemi döneminde aile planlaması yöntemi kullanma oranının düştüğü, istenmeyen gebelik ve kürtaj oranlarında artış olduğu, aile planlaması danışmanlığında ve aile planlaması yöntemlerine ulaşımda aksaklıklar olabileceği saptanmıştır. Family planning is the ability of all individuals to have as many children as they want, when they want, and at healthy intervals. The main purpose is to protect and improve maternal and child health by preventing high-risk and unwanted pregnancies, miscarriages, and abortions. During the COVID-19 pandemic, the power and financial resources of health systems around the world have shifted to COVID-19 diagnosis and treatment services. Family planning services have been interrupted due to changing health provision, the implementation of curfews, isolation and social distancing. In this study, we aimed to evaluate the knowledge level of married women between the ages of 15-49 about family planning and to investigate the effect of the COVID-19 pandemic on the use of family planning methods.214 married women between the ages of 15-49 registered in Family Medicine Units No. 55 and No. 58 in Denizli were included in our study. The data used in the research were obtained through a questionnaire consisting of 36 questions. While 85% of the participants used protection methods before the COVID-19 pandemic, this rate was 81.3% during the pandemic period. It was observed that 18.1% of women using modern methods before the pandemic and 6.2% during the pandemic obtained the family planning method from the family health center. 26.2% stated that they had difficulty accessing the family planning method they used during the COVID-19 pandemic period. The rate of those using emergency contraception in the last year during the pandemic was 7.9%, the rate of unwanted pregnancy was 8.9%, and the abortion rate was 5.6%. 18.2% stated that they received family planning counseling from the family health center during the COVID-19 pandemic period. It has been determined that during the COVID-19 pandemic period, there was a decline in the use of family planning methods, an increase in the rates of unwanted pregnancies and abortions, and there may be problems in family planning counseling and access to family planning methods.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Dağlı, Çağdaş;
    Publisher: Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Headache is the most common neurological symptom associated with COVID-19. We aimed to reveal the diagnostic clues of headache for COVID-19 infection and to investigate the course of primary headaches during the pandemic. Method: Our study was carried out by telemedicine searching the cases who were hospitalized in our hospital between December 2020 and June 2021 and were diagnosed with COVID-19 based on the current Ministry of Health COVID-19 guide. As the patient group, 102 patients between the ages of 18-95 who were diagnosed with COVID-19 and had a headache during their illness, and 96 patients between the ages of 18-95 who were diagnosed with COVID-19 and had no headache during the disease were included in the study as the control group. A standardized questionnaire was used for data collection. Results: In our study, 102 (51.5%) of 198 subjects (Patient: 102, Control: 96) were male and 96 (48.5%) were female. The mean age of the headache group was 56.48±14.73, and the mean age of the control group was 57.81±15.89 years. There was no significant difference between headache and control groups in terms of gender and age (p>0.05). Weight loss was detected in 102 (51.5%) cases, taste loss in 85 (42.9%) cases, and smell loss in 84 (42.4%) cases. Considering the degree of taste loss, 50 (25.3%) of the patients had complete taste loss, while 113 (57.1%) had no taste loss. Considering the degree of olfactory loss, 50 (25.3%) of the patients had complete loss of smell, while 114 (57.6%) had no loss of smell. Weight loss, loss of taste, loss of smell, degree of loss of smell and vii severity of infection were found to be significantly higher in the headache group (p0.05). In our study, weight loss and gender were found to be independent risk factors in the headache group. Weight loss, gender and taste loss were found to be independent variables in individuals with olfactory loss. Among the laboratory values, D-dimer and fibrinogen were found to be significantly higher in the headache group (p<0.05). When examined in terms of comorbidities, the number of patients with respiratory pathology in the headache group was found to be significantly higher (p<0.05). In the headache group, the frequency of additional headaches and an increase in headache with COVID-19 were found to be significantly higher (p<0.05). According to localization, 23 (22.5%) of the patients were in the frontal region, 33 (32.4%) in the temporal region, 17 (16.7%) in the parietal region, 58 (56.9%) in the occipital region. headache was present. There was diffuse headache in 23 (22.5%), bilateral headache in 10 (9.8%), and unilateral headache in 9 (8.8%) patients. When we look at the headache feature, it was throbbing in 74 (72.5%) and compressive in 22 (21.6%). The median of the NRS (Numeric Rating Scale) score used in the assessment of headache severity in our patients was 7 (IQR 3). There was no relationship between headache and fever in 76 (74.5%) of our patients. In 70 (68.6%), there was no relationship between headache and cough. Nausea and vomiting were not accompanied by 86 (84.3%). All 83 (81.4%) had no sensitivity to light and sound at the time of their headaches. 79 (77.5%) responded moderately to painkillers. It was determined that headache did not change with physical activity in 57 (55.9%) of them. Conclusion: Headache is a very common symptom of COVID-19. Clinicians following patients with COVID-19 infection should pay attention to the headache characteristics that may be seen in these patients and should keep in mind that headache may be an early indicator of COVID-19 infection. Baş ağrısı COVID-19 ile ilişkili en yaygın nörolojik semptomdur. COVID-19 enfeksiyonu için baş ağrısının tanısal ipuçlarını ortaya koymayı ve pandemi sırasında primer baş ağrılarının seyrini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmamız Aralık 2020-Haziran 2021 tarihleri arasında hastanemizde yatırılarak takip ve tedavi gören, güncel Sağlık Bakanlığı COVID-19 rehberi temel alınarak COVID-19 tanısı alan olgular teletıp yöntemi ile aranarak gerçekleştirildi. Hasta grubu olarak 18-95 yaş arası COVID-19’a yakalanmış olup hastalığı sırasında baş ağrısı olan 102 hasta, kontrol grubu olarak 18-95 yaş arası COVID-19’a yakalanan ve hastalığı sırasında baş ağrısı olmayan 96 hasta çalışmaya dahil edildi. Veri toplama için standartlaştırılmış bir anket formu kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda 198 olgunun (Hasta:102, Kontrol:96) 102’si (%51,5) erkek ve 96’sı (%48,5) kadındı. Baş ağrısı grubunun yaş ortalaması 56,48±14,73, kontrol grubunun yaş ortalaması ise 57,81±15.89 olduğu saptandı. Baş ağrısı ve kontrol grubu arasında cinsiyet ve yaş açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Olguların 102’sinde (%51,5) kilo kaybı, 85’sinde (%42,9) tat kaybı, 84’te (%42,4) koku kaybı saptandı. Tat kaybı derecesine bakıldığında hastaların 50’sinde (%25,3) tam tat kaybı mevcutken 113’ünde (%57,1) tat kaybı yoktu. Koku kaybı derecesine bakıldığında, v hastaların 50’sinde (%25,3) tam koku kaybı varken, 114’ünde(%57,6) koku kaybı yoktu. Baş ağrısı grubunda kilo kaybı, tat kaybı, koku kaybı, koku kaybı derecesi ve enfeksiyon şiddetinin ciddiyeti anlamlı olarak yüksek saptandı (p0,05). Çalışmamızda baş ağrısı grubunda kilo kaybı ve cinsiyetin bağımsız risk faktörü olduğu saptandı. Koku kaybı olan bireylerde kilo kaybı, cinsiyet ve tat kaybının bağımsız değişken olduğu saptandı. Laboratuvar değerlerinden baş ağrısı grubunda D-dimer ve fibrinojen anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). Ek hastalıklar açısından incelendiğinde baş ağrısı grubunda solunum patolojisi olan hasta sayısı anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). Baş ağrısı grubunda ek baş ağrısı sıklığı ve COVID-19 ile baş ağrısında artış anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). Lokalizasyonuna göre hastaların 23’ünde (%22,5) frontal bölgede, 33’ünde (%32,4) temporal bölgede, 17’ sinde (%16,7) parietal bölgede, 58’inde (%56,9) oksipital bölgede baş ağrısı mevcuttu. Hastaların 23’ünde (%22,5) yaygın, 10’unda (%9,8) bilateral, 9’unda (%8,8) tek taraflı bir baş ağrısı mevcuttu. Baş ağrısı özelliğine baktığımız zaman 74’ünde(%72,5) zonklayıcı, 22’sinde(%21,6) sıkıştırıcı karakterdeydi. Hastalarımızın baş ağrısı şiddeti değerlendirilmesinde kullanılan NRS (Nümerik Derecelendirme Ölçeği) skoru ortancası 7 (IQR 3) olarak saplandı. Hastalarımızın 76’sında (%74,5) baş ağrısı ile ateş arasında ilişki yoktu. 70’inde (%68,6) baş ağrısı ile öksürük arasında ilişki yoktu. 86’sında (%84,3) bulantı kusma eşlik etmiyordu. 83’ün de (%81,4) baş ağrılarının olduğu dönem de ışığa ve sese karşı hassasiyetleri mevcut değildi. 79’u (%77,5) ağrı kesiciye orta düzeyde yanıt vermişti. 57’sinde (%55,9) baş ağrısının fiziksel aktivite ile değişmediği tespit edildi. Sonuç: Baş ağrısı COVID-19’un çok yaygın bir semptomudur. COVID-19 enfeksiyonlu hastaları takip eden klinisyenler bu hastalarda görülebilecek baş ağrısı özelliklerine dikkat etmeliler ve baş ağrısının erken COVID-19 enfeksiyon göstergesi olabileceğini akıllarında tutmalılardır.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Muştucu, Anıl;
    Publisher: Bursa Uludağ Üniversitesi
    Country: Turkey

    Primer immün yetmezlikler (PİY), primer ya da doğumsal immün yetmezlik bozuklukları sonucunda gelişen kronik ve/veya yineleyen bakteriyel, fungal, protozoal ve viral enfeksiyonlarla seyreden hastalıklar grubudur. Bu çalışmada, COVID-19 pandemisinin primer immün yetmezlikli hastalarda yaşam kalitesi, depresyon, anksiyete düzeyleri ve psikolojik dayanıklılık üzerine etkilerinin incelenmesi ve kontrol grubuyla karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmamıza Bursa Uludağ Üniversitesi İmmünoloji Polikliniği’nde PİY tanısıyla takip 70 hasta ve kontrol grubu olarak, hasta grubuna benzer sosyodemografik özellikler gösteren, PİY tanısı olmayan 69 kişi dahil edildi. Katılımcılar bir defa kesitsel olarak görüldü; Sosyodemografik Veri Formu, Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği – Kısa Formu (WHOQoL-BREF-TR), Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HAM-D), Hamilton Anksiyete Ölçeği (HAM-A), Yetişkinler İçin Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği ve COVID-19 Değerlendirme Formu ile değerlendirildi. PİY hastalarında anksiyete ve depresyon düzeylerinin, kontrollere göre anlamlı olarak yüksek olduğu görüldü. Depresyon ve anksiyete düzeylerinde artış kadın cinsiyet, evli olmak, yaş artışı, tanı alma yaşının geç olması, ek hastalık sayısı, geçmişte psikiyatrik başvuru, düşük psikolojik dayanıklılık ve düşük yaşam kalitesi düzeyleri ile ilişkiliydi. Pandemi süreciyle ilgili kaygı düzeyinin PİY hastalarında, kontrollere göre anlamlı olarak yüksek olduğu; uyku, iştah ve dikkat ile ilgili bozuklukların hastalarda, kontrollere göre anlamlı olarak daha fazla görüldüğü tespit edildi. PİY tanısıyla takip edilen hastaların yaşam kalitesi düzeylerinin, WHOQoL-BREF-TR’nin fiziksel sağlık, psikolojik ve sosyal ilişkiler alt ölçek değerlerinde, kontrollere göre anlamlı olarak düşük iv olduğu görüldü. Düşük yaşam kalitesi düzeyleri kadın cinsiyet, evli olmak, yaş artışı, ek hastalık sayısı, tanı alma yaşı ile ilişkili bulundu. Hastaların psikolojik dayanıklılık düzeylerinin, kontrollere göre anlamlı olarak düşük olduğu görüldü. Psikolojik dayanıklılığın düşük olması ile ek hastalık sayısının ilişkili olduğu görüldü. COVID-19 pandemisinin, PİY hastalarının ruhsal durumları, yaşam kaliteleri ve psikolojik dayanıklılıkları üzerindeki olumsuz etkileri göz önüne alınarak, hastaların rutin takiplerinde psikiyatrik şikayetler açısından sorgulanması önerilmektedir. Primary immunodeficiencies (PID) are a group of diseases that develop as a result of primary or congenital malfunction of the immune system and progress with chronic and/or recurrent bacterial, fungal, protozoal and viral infections. In this study, it was aimed to examine the effects of the COVID-19 pandemic on quality of life, depression, anxiety levels and psychological resilience in patients with PID and to compare them with the controls. 70 patients, aged between 18-65 years, who were being followed up with the diagnosis of PID in Bursa Uludağ University Immunology Outpatient Clinic, and 69 people who had sociodemographic characteristics similar to the patient group and were not diagnosed with PID as the control group, voluntarily participated in our study. Participants were evaluated cross-sectionally once; Sociodemographic Data Form, World Health Organization Quality of Life Scale – Short Form (WHOQoL-BREF-TR), Hamilton Depression Rating Scale (HAM-D), Hamilton Anxiety Rating Scale (HAM-A), Resilience Scale For Adults (YPDÖ), and COVID-19 Evaluation form were administered to the participants. Levels of anxiety and depression were found to be significantly higher in PID patients compared to controls. Increases in depression and anxiety scores were associated with female gender, being married, increasing age, diagnosis of PID at older age, number of comorbidities, personal psychiatric history, low psychological resilience and low quality of life. Anxiety level about the pandemic process was significantly higher in PID patients compared to controls. Sleep, appetite and attention related disorders were found to be significantly more common in PID patients than controls. It was observed that health related quality of life scores of the PID patients were significantly lower vi than the controls in the physical health, psychological and social relations subscales of the WHOQoL-BREF-TR. Lower scores of WHOQoL-BREF-TR were found to be associated with female gender, being married, increasing age, number of comorbidities and diagnosis of PID at older age. It was observed that the psychological resilience levels of the patients were significantly lower than the controls. Number of comorbidites was found to be associated with lower psychological resilience. Considering the negative effects of the COVID-19 pandemic on the mental status, quality of life and psychological resilience of PID patients, we recommend that patients should routinely be questioned in terms of psychiatric complaints in their follow-up.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    İstanbul Gelişim Üniversitesi Uygulamalı Bilimler Fakültesi;
    Publisher: İstanbul Gelişim Üniversitesi / Istanbul Gelisim University
    Country: Turkey

    İstanbul Gelişim Üniversitesi Havacılık Yönetimi Bölüm Başkanı Doç. Dr. Sezer Cihan Günaydın Kesken’in danışmanı olduğu “Covid 19 Dönemi ve Sonrasında Havacılık Sektörü Çalışanlarının Psikolojik Sermayeleri ve Öznel İyi Oluşlarının Takım Performansına Etkisi Üzerine Bir Araştırma” adlı proje Tübitak tarafından 2209-A Üniversite Öğrencileri Araştırma Projeleri Destek Programı ve Bilim İnsanı Yetiştirme Destek Programı kapsamında kabul görmüştür. UBF Havacılık Yönetimi bölümü öğrencilerinden Ataberk Tekin, Begüm Aras, Fatma Damla Onay ve İİSBF Havacılık Yönetimi bölümü öğrencisi Fatmagül Ceyda Dinç projede yer alan öğrenciler arasındadır. Projenin Kabul tarihi: 15.05.2022 - Projenin Bitiş tarihi: 06.11.2022.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Polat, Zeynep Ece Taştekin;
    Publisher: Dicle Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Amaç: Pediatrik COVID-19 hastalarında görüntüleme teknikleri ile klinik ve laboratuvar parametrelerin ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal-Metod: Çalışmamıza 18 yaş altında PCR testi ile COVID-19 tanısı doğrulanmış 187 hasta dahil edildi. Hastaların demografik, klinik, laboratuvar ve radyolojik görüntüleme bulguları retrospektif olarak dosya kayıtlarından incelendi. Bulgular: Hastaların %57,2'si erkek ve ortalama yaş 110,1±67,4 ay idi. Hastaların büyük bir çoğunluğu hastalığı hafif ve asemptomatik geçirenlerden oluşmaktaydı. PAAC grafisi çekilen 175 hastadan 21'inde (%12) COVID-19 ile ilişkili bir akciğer bulgusu saptandı. En sık gözlenen bulgular sırasıyla konsolidasyon (n=16; %9,1), bilateral buzlu cam görüntüsü (n=11; %6,3) ve atelektazi (n=5; %2,9) idi. Hastaların 67'sine bilgisayarlı akciğer tomografisi çekildi. Bu hastaların 28'inde (%41,8) COVID-19 ile ilişkili bir akciğer bulgusu mevcudiyeti saptandı. Sırasıyla en sık saptanan üç bulgu konsolidasyon (n=16; %23,9), bilateral buzlu cam görünümü (n=16; %23,9) ve atelektazi (n=15; %22,4) idi. PAAC grafisinde görüntüleme bulgusu olanların daha çok pediatrik yoğun bakım ihtiyacı olduğu, yatış sürelerinin daha uzun olduğu, komorbidit hastalık varlığı, öksürük, takipne şikayetlerinin daha belirgin olduğu ve Akut faz reaktanlarının (Ferritin, Fibrinojen, C-Reaktif protein(CRP), Prokalsitonin) daha yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Bilgisayarlı akciğer tomografisinde bulgu görülen hastalarda ise takipne, Prokalsitonin ve CRP değerleri anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). Hastalık şiddeti arttıkça her iki görüntüleme yönteminde bulgu görülme sıklığı artmaktaydı (p<0,05). Özellikle <1 yaş olan hastalarda her iki görüntüleme yönteminde de anlamlı bulgu sıklığı artış göstermekteydi (p<0.05). Sonuç: Hastalık şiddeti arttıkça radyolojik bulguların arttığı, 1 yaş altı çocuklarda görüntüleme bulgularının diğer yaş gruplarına göre daha fazla olduğu görülmüştür. Bu sonuçlar eşliğinde COVID-19 süphesi olan çocuklarda görüntüleme yöntemlerinin gerekli durumlarda yapılıp, hastalığın seyri ve şiddeti hakkında önbilgi verebileceğini düşünüyoruz. Objective: The study aims to evaluate the relationship between imaging techniques and clinical and laboratory parameters in pediatrics COVID-19 patients. Material and Method: Our study includes 187 patients under the age of 18 whose diagnosis of COVID-19 was confirmed by PCR testing. Demographic, clinical, laboratory and radiological imaging findings of the patients were reviewed retrospectively from their file records. Results: 57.2% of the patients were male and the mean age was 110.1±67.4 months. Most of the patients were mild and asymptomatic to the disease. A pulmonary finding associated with COVID-19 was detected in 21 (12%) of 175 patients who underwent PAAC radiographs. The most common findings were consolidation (n=16; 9.1%), bilateral ground-glass view (n=11; 6.3%), and atelectasis (n=5; 2.9%), respectively. Computed lung tomography was performed in 67 of the patients. The presence of a pulmonary finding associated with COVID-19 was detected in 28 (41.8%) of these patients. The three most common findings, respectively, were consolidation (n=16; 23.9%), bilateral ground glass appearance (n=16; 23.9%), and atelectasis (n=15; 22.4%). It was determined that those with imaging findings on PAAC X-ray required more paediatrics intensive care, had longer hospital stays, had comorbid disease, cough, and tachypnea complaints, and had higher acute phase (Ferritin, Fibrinogen, C-Reactive protein (CRP), Procalcitonin) reactants (p<0.05). Tachypnea, Procalcitonin and CRP values were found to be significantly higher in patients with findings on computed tomography of the lungs (p<0.05). As the disease severity increased, the frequency of findings increased in both imaging modalities (p<0.05). Especially in patients <1 year of age, the frequency of significant findings increased in both imaging methods (p<0.05). Conclusion: It was observed that as the severity of the disease increased, radiological findings increased, and imaging findings were higher in children under 1 year of age compared to other age groups. In the light of these results, we think that imaging methods can be performed when necessary in children with suspected COVID-19 and can provide preliminary information about the course and severity of the disease.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Başar, Özbür;
    Publisher: Maltepe Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
    Country: Turkey

    Virtualization can be defined as software-based solutions of architectures that provide logical allocation of physical hardware resources. This can be done at different layers and for different purposes (servers, desktops, applications, storage and networking). Desktop virtualization, on the other hand, is a software system that enables people to access desktop resources anytime, anywhere via an internet connection and perform the work and transactions they need as if they were in front of a physical computer. According to the Gartner group, the main business drivers for adopting desktop virtualization are: application compatibility, business continuity, security and compliance, mobility, and enhanced productivity. Users can access desktop resources from any device, such as a computer, tablet, mobile phone, with a local or remote network connection to the central desktop virtualization server. In this study, architectures of Citrix XenDesktop, VMware Workstation, Microsoft Desktop virtualization systems with the same logical hardware are mentioned and two main virtualization architectures are focused. Session-based desktop virtualization (SBDV) and virtual desktop infrastructure (VDI). We will be comparing two host-based desktop virtualizations (VDI and SBDV) on these infrastructures, showing the difficulties faced by large organizations in creating a cost-effective and manageable desktop environment, and some advantages and disadvantages in different architectures. Finally, we will be sharing the benefits of desktop virtualization technologies during the pandemic period. Sanallaştırma, fiziksel donanım kaynaklarının mantıksal olarak paylaştırılmasını sağlayan mimarilerin yazılım temelli çözümleri olarak tanımlanabilir. Bu farklı katmanlarda ve farklı amaçlarla (sunucular, masaüstleri, uygulamalar, depolama ve ağ) gerçekleştirilebilir. Masaüstü sanallaştırma ise, insanların her an, her yerde, internet bağlantısı üzerinden masaüstü kaynaklarına erişerek ihtiyaç duyduğu iş ve işlemlerini, fiziksel bir bilgisayar karşısındaymış gibi yapabilmesini sağlayan yazılımsal sistemlerdir. Gartner grubuna göre, masaüstü sanallaştırmayı benimsemenin ana iş faktörleri şunlardır: uygulama uyumluluğu, iş sürekliliği, güvenlik ve uyumluluk, mobilite ve gelişmiş üretkenlik. Kullanıcılar, merkezi masaüstü sanallaştırma sunucusuna yerel veya uzak ağ bağlantısı olan bilgisayar, tablet, cep telefonu gibi herhangi bir cihazdan masaüstü kaynaklarına erişebilirler. Bu çalışmada, aynı mantıksal donanımlara sahip, Citrix XenDesktop, VMware Workstation, Microsoft Masaüstü sanallaştırma sistemlerinin mimarilerinden bahesilmiş ve iki ana sanallaştırma mimarisine odaklanılmıştır. Oturum tabanlı masaüstü sanallaştırma (SBDV) ve sanal masaüstü altyapısı (VDI). Bu altyapılarda büyük kuruluşların uygun maliyetli ve yönetilebilir bir masaüstü bilgisayar ortamı oluşturmadaki yaşanılan zorluklar ve farklı mimarilerdeki bazı avantaj ve dezavantajları gösteren iki ana sunucu tabanlı masaüstü sanallaştırmasını (VDI ve SBDV) karşılaştırıyor olacağız. Son olarak pandemi döneminde masaüstü sanallaştırma teknolojilerin sunduğu faydalarını paylaşılıyor olacağız.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Öztepe, Muhammet Fırat;
    Publisher: Bursa Uludağ Üniversitesi
    Country: Turkey

    COVID-19 pnömoni sonrası 3. ayda oluşan akciğer bulgularını bilgisayarlı tomografi (BT) ile değerlendirmek. 15 Mart 2019 – 31 Aralık 2021 tarihleri arasında hastanemize başvuran, COVID-19 enfeksiyonu nedeniyle tedavi edilen ve kontrol görüntülemesi yapılan olgular retrospektif olarak incelendi. Hastaların yaş, cinsiyet, altta yatan komorbidite, pnömoni şiddeti, semptom başlangıç zamanı, hastane yatışı ve yatış süresi bilgileri kaydedildi. Hastaların tanı anında ve ortalama 3 ay sonra çekilen toraks BT görüntüleri değerlendirildi. BT şiddet skorlaması her bir akciğer lobuna 0-5 aralığında (0 infiltrasyon yok; 1 %5> infiltrasyon; 2 %5-25 infiltrasyon; 3 %25-50 infiltrasyon; 4 %50-75 infiltrasyon; 5 %7550 yaş) (OR: 56,1 p=0,001) ve hastanede yatış süresinin (OR=1,3 p=0,03) rezidüel akciğer bulgularının oluşmasında bağımsız risk faktörleri olduğu saptandı. Post-COVID 3. ayda toraks BT’de persistan anormallik oluşma riski ileri yaşta (>50 yaş) ve hastanede yatış süresinin uzaması durumunda yüksektir. Persistan toraks BT bulgularının ne kadarının gerçek fibrozisi yansıttığı uzun dönem takip sonucu ortaya konabilir. The purpose of this study was evaluate the radiological findings at the 3rd month after COVID-19 pneumonia with computed tomography (CT). Patients who were treated for COVID-19 pneumonia and underwent follow-up imaging between March 2019 and December 2021 were retrospectively analysed. Age, gender, underlying comorbidity, pneumonia severity, symptom onset-admission interval, hospitalization and length of stay in hospital were recorded. Chest CT was performed at admission and after 3 months from symptom onset. CT severity scoring was for each lung lobe in the range of 0-5 (0 no infiltration; 1 5%> infiltration; 2 5-25% infiltration; 3 25-50% infiltration; 4 50-75% infiltration; 5 75% 50 years) (OR: 56,1 p=0,001) and length of hospital stay (OR=1,3 p=0,03) were found to be independent risk factors for the development of residual lung findings. The risk of post-COVID three months persistent pulmonary abnormalities is higher in older age (>50 years) and prolonged hospital stay. Long-term follow-up can reveal how much of the persistent chest CT findings reflect true fibrosis.

Advanced search in Research products
Research products
arrow_drop_down
Searching FieldsTerms
Any field
arrow_drop_down
includes
arrow_drop_down
Include:
The following results are related to COVID-19. Are you interested to view more results? Visit OpenAIRE - Explore.
159 Research products, page 1 of 16
  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Torunlar, Serkan;
    Publisher: Bursa Uludağ Üniversitesi
    Country: Turkey

    Sanayi devrimiyle başlayan teknolojik gelişmeler 20.yüzyılın sonlarında iyice hızlanmıştır. Sanayi ve teknolojideki bu gelişmeler sadece üretim süreçleri ve çalışma hayatında değil sosyal ve kültürel hayatımızda da köklü değişikliklere neden olmuştur. Tüm bu değişimlere ayak uydurabilmek için çeşitli eğitimlere, meslek kurslarına, hizmet içi eğitimlere katılmak gerekli hale gelmiştir. Bu durum da yaşam boyu öğrenme kavramını ortaya çıkarmıştır. Kimi insanlar yaşam boyu öğrenme ve değişimlere ayak uydurmada daha başarılıyken kimi insanlar bu konuda daha yetersiz kalmıştır. Bu bağlamda yaşam boyu öğrenme kavramının nelere bağlı olduğu ve insanların bu konudaki yeterliliklerinin belirlenmesi konusunda çeşitli bilimsel çalışmalar literatürde yerini almıştır. Öte yandan öğretmen ve öğrencinin çeşitli nedenlerle bir araya gelememesi nedeniyle ortaya çıkan uzaktan eğitim kavramı da uzun yıllardır çeşitli şekillerde hayatımızda yer almaktadır. Özellikle 2000’li yıllardan sonra bilgisayar ve internet teknolojilerindeki hızlı gelişimle internet tabanlı uzaktan eğitim yaygınlaşmaya başlamıştır. Kullanımı yavaş yavaş artan çevrimiçi eğitim 2020 yılında tüm dünyayı etkileyen Covid 19 salgını sonrası hızla yayılmıştır. Çevrimiçi öğrenmenin verimini etkileyen unsurları belirlemeye ve çevrimiçi öğrenmenin verimini arttırmaya yönelik çeşitli çalışmalar da yıllar içerisinde literatürde yerini almıştır. Çevrimiçi öğrenmeye hazırbulunuşluk da çevrimiçi öğrenmenin verimini etkileyen önemli unsurlardan biri olarak ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda bu tez çalışmasında günümüzde eğitimin iki önemli kavramı olan yaşam boyu öğrenme ve çevrimiçi öğrenmeye hazırbulunuşluk arasındaki ilişki incelenmiştir. Bu amaçla bu kavramlarla ilgili yapılan araştırmalar ve ölçek çalışmaları incelenmiştir. Literatürde oldukça geniş kabul gören Yaşam Boyu Öğrenme ve Çevrimiçi Öğrenmeye Hazırbulunuşluk ölçekleri aynı anda üniversite öğrencilerine uygulanmıştır. Elde edilen verilerle yaşam boyu öğrenmenin çevrimiçi öğrenmeye hazırbulunuşluk alt boyutları üzerinde belirleyici etkileri olup olmadığını, varsa hangi boyutlarda etkili olduğu belirlenmeye çalışılmıştır. Bulgular yaşam boyu öğrenmenin çevrimiçi öğrenmeye hazırbulunuşluk alt boyutları olan bilgisayar/internet öz yeterliliği, öz güdümlü öğrenme, öğrenci kontrolü, öğrenme için motivasyon, çevrimiçi iletişim öz yeterliliği arasında pozitif ve anlamlı bir ilişkisi olduğunu göstermiştir. Technological developments that started with the industrial revolution accelerated after the end of the 20th century. Developments in industry and technology have caused radical changes not only in production processes and working life, but also in our social and cultural life. In order to keep up with all these changes it has been necessary to attend various trainings, vocational courses, in-service trainings. This gave rise to the concept of lifelong learning. While some people are more successful in lifelong learning and keeping up with changes, some people are incompetent in this regard. In this context, various scientific studies have taken place in the literature on what the concept of lifelong learning depends on and the determination of people's competencies in this regard. On the other hand, the concept of distance education, which emerged due to the fact that the teacher and the student could not come together for various reasons, has been in our lives in various ways for many years. Especially after the 2000s, with the rapid development in computer and internet technologies, internet-based distance education has started to become widespread. The use of online education, which has been gradually increasing in recent years, has spread rapidly after the Covid 19 epidemic, which affected the whole world in 2020. Various studies aimed at determining the factors affecting the efficiency of online learning and increasing the efficiency of online learning have also taken their place in the literature over the years. Readiness for online learning has also been noted in the literature as one of the important factors affecting the efficiency of online learning. In this context, in this thesis, the relationship between lifelong learning and readiness for online learning, which are two important concepts of education today, has been examined. For this purpose, researches and scale studies related to these concepts were examined. Lifelong Learning and Online Learning Readiness scales, which are widely accepted in the literature, were applied to university students at the same time. By analyzing the obtained data, it has been tried to determine whether lifelong learning has decisive effects on the sub-dimensions of readiness for online learning, and if so, in which dimensions. The findings showed that there is a positive and significant relationship between the online learning readiness sub-dimensions of lifelong learning, computer/internet self-efficacy, self-directed learning, student control, motivation for learning, and online communication self-efficacy.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Yılmaz, Hilal Seda;
    Publisher: Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Arthralgia is defined as a condition in which the joint pain is not accompanied by inflammatory markers. Arthritis is, however, defined as the inflammatory condition in which the joint pain is accompanied by at least one of swollen joints, redness, warm joints and limited range of motion. Joint pain is a common symptom among children and observed in many different diseases. The objective of our study is investigating etiology and retrospective evaluation of demographic data of children presenting with arthralgia.In our study, patients presenting with joint pain to General Pediatrics and Pediatric Subspecialty (Nephrology, Infectious Diseases, Hematology/Oncology and Emergency Department) Outpatient Clinics of Necmettin Erbakan University Meram Faculty of Medicine Department of Pediatrics between January 2020 and December 2021 were evaluated retrospectively. Patients’ presenting complaints, physical examination findings, laboratory results, radiological studies and outcome were evaluated. SPSS 23.0 package program was used for statistical analyses. A p0.005) Rate of leukocytosis and elevated erythrocyte sedimentation rate was found to be significantly higher in patients presenting with arthritis than those presenting with arthralgia.In conclusion, joint pain is a condition which is common among children and may be associated with many different final diagnoses. Time of onset of complaints, which joints are involved, presence of additional complaints, physical examination findings, additional symptoms, family history, trauma, and consumption of dairy products from raw milk, as well as some laboratory parameters and imaging modalities may serve as a guide in differential diagnosis. In children, arthralgias mostly have an acute onset and are associated with infections. In our study, the most common diagnosis in patients presenting with joint pain was brucella. This high rate of brucellosis is related to high rate of consumption of raw dairy products and stockbreeding in Konya and surroundings. Joint pain is included in differential diagnosis of many diseases due to nonspecific presenting complaints including fever, loss of appetite and malaise. Brucellosis should be considered in differential diagnosis and consumption of pasteurized dairy products should be encouraged in our country and the places where brucella is still prevalent like our region. Artralji eklem ağrısı ile beraberinde inflamatuar belirteçlerin olmadığı, artrit ise eklem ağrısının yanında eklemde şişlik, kızarıklık, ısı artışı ve hareket kısıtlılığından en az birisinin eşlik ettiği yangısal duruma denilir. Eklem ağrısı çocuklarda sık görülen semptomdur ve çok farklı hastalıkların bulgusu olabilir. Çalışmamızın amacı artralji ile başvuran çocuklarda etyolojiyi araştırmak ve kategorize etmek, demografik özelliklerini, hastaların başvuru yerlerine göre dağılımını, en sık başvuru şikayetlerini, başvurduğu bölüme göre yönlendirilen bölümleri tespit etmek ve bu hastaların son durumunu belirlemekti. Ayrıca içinde bulunduğumuz Covid-19 pandemisinin eklem ağrısı ile ilişkisini incelemekti. Çalışmamızda Ocak 2020- Aralık 2021 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı çocuk genel ve yandal (nefroloji, enfeksiyon, hematoloji/onkoloji, acil) polikliniklerine eklem ağrısı ile başvuran hastalar geriye dönük incelendi. Hastaların başvuru şikayetleri, fizik muayeneleri, laboratuvar tetkikleri, radyolojik görüntülemeleri ve sonuç durumu değerlendirildi. İstatistiksel analizler için SPSS 23.0 programı kullanıldı. p 0,005) Artrit ile başvuranlarda artraljiye oranla lökositoz ve eritrosit sedimantasyon hızı yüksekliği anlamlı derecede yüksek oranda saptanmıştır. Sonuç olarak; eklem ağrısı şikayeti çocuklarda sık görülen ve çok farklı sonuç tanıları alabilen bir durumdur. Şikayetin başlama zamanı, hangi eklemlerin tutulduğu, ek şikayet varlığı, fizik muayene özellikleri, ek semptomları, aile öyküsü, travma, çiğ sütten süt ve süt ürünleri tüketimi ve bazı laboratuvar parametreleri ile görüntüleme teknikleri ayırıcı tanıda yol gösterici olabilir. Çocuklarda artraljilerin büyük çoğunluğu akut başlar ve enfeksiyon ile ilişkilidir. Çalışmamızda eklem ağrısı ile başvuran hastalarda en sık görülen tanı bruselloz olmuştur. Brusellanın yüksek oranda olması Konya ve çevresindeki illerde çiğ süt ve süt ürünleri ile beslenme ve hayvancılıkla uğraşmanın yaygın olması ile ilişkilidir. Eklem ağrısı, ateş, iştahsızlık, halsizlik gibi non spesifik şikayetlerle başvurduğundan birçok hastalıkla ayırıcı tanıya girer. Ülkemiz ve bölgemiz gibi halen yoğun brusella görülen bölgelerde ayırıcı tanıda akılda mutlaka bulundurulmalıdır ve pastörize süt ve ürünleri kullanılması teşvik edilmelidir.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Çelen, Şener;
    Publisher: Dicle Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Amaç: Koronavirüs hastalığı (COVID-19), yeni keşfedilen bir koronavirüsün (SARS-CoV-2) neden olduğu bulaşıcı bir hastalıktır. Dünya çapında milyonlarca insanı etkileyen bu hastalığın, özellikle ileri yaştaki kişiler ile bilinen hipertansiyon, diyabet ve obezitesi olan kişilerde daha yüksek mortalite ve morbiditeye neden olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada pandemi hastanemizdeki COVID-19 hastalarında hipertansiyon ve mortalite ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Materyal ve Metot: Çalışmamıza Dicle Üniversitesi Pandemi Hastanesi Yoğun Bakım Ünitesinde Mart 2020- Eylül 2021 tarihleri arasında COVID-19 tanısı alarak yatarak tedavi gören 434 hastanın demografik bilgileri, ilave hastalıkları, kullandığı antihipertansif ilaçlar, vital bulguları, laboratuvar değerleri retrospektif incelendi. Hastaların yoğun bakım gözlemi sonucunda klinik sonuçları taburcu ya da exitus olmalarına göre kaydedilerek hipertansiyonun, ACEi kullanımının ve ilave hastalıklar gibi bulguların COVID-19 tanılı hastalarda mortaliteyle ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 434 hastanın 256'sı (%59) erkek, 178'i (%41) kadındı. Ortalama yaş 66,4 ±14,7 olarak saptandı. Hastaların ek hastalıkları değerlendirildiğinde olguların %50,9'unda HT, %24,9'unda DM, %10,9'unda Akciğer Hastalıkları (Astım-KOAH-Bronşektazi), %18,9'unda Kalp hastalıkları (KAH-KY), %11,5'unda KBH, %9,9'unda Maligniteler mevcutken, olguların %29,5'unda ek hastalık yoktu. Hipertansif hastaların %29,8'i ACEi/ARB, %73,3'ü Kalsiyum kanal bloker, %44,7'si Beta bloker, %7,6'sı Alfa bloker ve %12,2'si Diüretik kullandığı saptandı. Antihipertansif kullanımı monoterapi ve çoklu tedavi olarak değerlendirildiğinde hipertansif hastaların %54,7'si tekli antihipertansif, %27,1'i ikili antihipertansif, %15,8'i üçlü antihipertansif, %2,2'si dörtlü antihipertansif kullanığı görüldü. Çalışmamıza katılan COVID-19 hastalarının kan basıncı ölçümlerinin JNC 7'ye göre sınıflandırılması yapıldığında %29,5'u Normal, %19,6 Pre-hipertansif, %35,3 Evre-1 HT, %15,7 Evre-2 HT olduğu görüldü. Ek hastalık varlığıyla mortalite ilişkisine bakıldığında komorbid hastalığı olanların %54,6'sı komorbid hastalığı olmayanların %44,5'i eksitus olduğu görüldü, aradaki fark istatistiksel olarak sınırda anlamlı saptandı(p=0,05). Çalışmaya katılan hastalar arasında Hipertansiyon varlığının mortalite üzerine ilişkisi değerlendirildiğinde; hipertansiyonu olan 221 hastanın %56,6'sının eksitus ve %43,4'ünün taburcu olduğu görüldü. İki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı(p<0,03). Hastaların Kan basıncı ölçümlerinin JNC-7'ye göre sınflandırılması ile mortalite ilişkisi değerlendirildiğinde kan basıncı normal hastaların %47,7'si, pre-hipertansif olan hastaların %44,7'si, Evre-1 olan hastaların %56,9'u ve Evre-2 olan hastaların %55,9'u eksitus olduğu görüldü. Gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Çalışmamıza katılan hipertansif hastaların kullandığı anti-hipertansifler ile mortalite ilişkisi değerlendirildiğinde; ACEi kullanan hastaların %42,4'ü, kullanmayanların %62,6'sı eksitus olduğu görüldü, aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptandı(p<0,02). Sonuç: COVID-19 hastalarında komorbidite varlığı mortalite açısından en önemli faktörlerin başında gelir. Hipertansiyon COVID-19 hastalarında en yaygın komorbiditelerden birini temsil etmektedir. COVID-19 hastalarında, hipertansiyon eşlik ettiğinde daha yüksek ölüm oranı görülmektedir. RAAS inhibitörlerine sahip hastalar, çalışmamızda daha yüksek bir mortalite riskine maruz kalmamıştır ve RAAS inhibitörlerinin kullanımının daha düşük mortalite riski ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte, COVID-19 enfeksiyonu olan hastalarda RAAS inhibitörlerine devam etmek için belirgin bir ek risk olmadığı düşünülmelidir. Purpose: Coronavirus disease (COVID-19) is an infectious disease caused by a newly discovered coronavirus (SARS-CoV-2). It is known that this disease, which affects millions of people worldwide, causes higher mortality and morbidity, especially in elderly people and people with known hypertension, diabetes and obesity. In this study, we aimed to evaluate the relationship between hypertension and mortality in COVID-19 patients in our pandemic hospital. Methods: In our study, demographic information, additional diseases, antihypertensive drugs used, vital signs, and laboratory values of 434 patients diagnosed with COVID-19 and hospitalized in the Intensive Care Unit of Dicle University Pandemic Hospital between March 2020 and September 2021 were retrospectively analyzed. As a result of the intensive care observation, the clinical results of the patients were recorded according to whether they were discharged or exited, and the relationship between hypertension, ACEi use, and additional diseases with mortality in patients with a diagnosis of COVID-19 was evaluated. Results: Of the 434 patients included in the study, 256 (59%) were male and 178 (41%) were female. The mean age was 66.4 ±14.7 years. When the comorbidities of the patients were evaluated, 50.9% of the cases were diagnosed with HT, 24.9% with DM, 10.9% with Lung Diseases (Asthma-COPD-Bronchiectasis), 18.9% with Heart diseases (CAD-HF). , 11.5% had CKD, 9.9% had malignancies, 29.5% of the cases had no additional disease. It was determined that the hypertensive patients used ACEi/ARB in 29.8%, calcium channel blockers in 73.3%, beta-blockers in 44.7%, alpha-blockers in 7.6% and diuretics in 12.2%. When antihypertensive use was evaluated as monotherapy and multiple therapy, it was seen that 54.7% of hypertensive patients used single antihypertensive, 27.1% dual antihypertensive, 15.8% triple antihypertensive, 2.2% quadruple antihypertensive use. When the blood pressure measurements of the COVID-19 patients participating in our study were classified according to JNC 7, it was found that 29.5% Normal, 19.6% Pre-hypertensive, 35.3% Stage-1 HT, 15.7% Stage-2 HT. Considering the relationship between the presence of additional disease and mortality, 54.6% of those with comorbid disease and 44.5% of those without comorbid disease were found to be dead, the difference was statistically significant (p=0.05).When the relationship between the presence of hypertension and mortality among the patients participating in the study was evaluated; Of 221 patients with hypertension, 56.6% died and 43.4% were discharged. A statistically significant relationship was found between the two groups (p<0.03). When the classification of the blood pressure measurements of the patients according to JNC-7 and the mortality relationship were evaluated, 47.7% of the patients with normal blood pressure, 44.7% of the patients with pre-hypertensive, 56.9% of the patients with stage-1 and 55.9% of the patients with stage-2 were found to be dead. There was no statistically significant difference between the groups. When the correlation between the anti-hypertensive drugs used by the hypertensive patients participating in our study and the mortality was evaluated; It was observed that 42.4% of the patients using ACEi and 62.6% of the non-users were dead, the difference was statistically significant (p<0.02). Conclusion: The presence of comorbidity in COVID-19 patients is one of the most important factors in terms of mortality. Hypertension represents one of the most common comorbidities in COVID-19 patients. Patients with COVID-19 have a higher mortality rate when hypertension is accompanied. Patients with RAAS inhibitors were not exposed to a higher risk of mortality in our study, and the use of RAAS inhibitors has been shown to be associated with a lower risk of mortality. However, it should be considered that there is no significant additional risk for continuing RAAS inhibitors in patients with COVID-19 infection.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Bozkurt, Damla;
    Publisher: Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Aile planlaması; bütün bireylerin istedikleri sayıda, istedikleri zamanda ve sağlıklı aralıklarla, bakabilecekleri kadar çocuk sahibi olmalarıdır, temel amaç yüksek riskli ve istenmeyen gebelikleri, isteyerek düşük ve kürtajları önleyerek anne-çocuk sağlığını korumak ve geliştirmektir. COVID-19 pandemi sürecinde dünya genelinde sağlık sistemlerinin gücü ve finansal kaynakları, COVID-19 tanı ve tedavi hizmetlerine kaymıştır. Aile planlaması hizmetleri değişen sağlık sunumu, sokağa çıkma yasaklarının uygulanması, kontrollü sosyal hayat tedbirleri vb. gibi nedenlerle sekteye uğramıştır. Bu çalışmada 15-49 yaş arası evli kadınların, aile planlaması hakkında bilgi düzeylerini değerlendirmek ve COVID-19 pandemisinin aile planlaması yöntem kullanma durumuna etkisini araştırmak hedeflenmiştir.Araştırmamıza Denizli ilinde 55 Nolu ve 58 Nolu Aile Hekimliği Birimlerine kayıtlı 15-49 yaş arası evli 214 kadın dahil edilmiştir. Araştırmada kullanılan veriler oluşturduğumuz 36 sorudan oluşan anket formu ile elde edilmiştir. Katılımcılardan COVID-19 pandemi öncesinde %85’i korunma yöntemi kullanırken, pandemi döneminde bu oran %81,3’tü. Modern yöntem kullanan kadınlardan pandemi öncesinde %18,1’inin, pandemi sırasında ise %6,2’sinin aile planlaması yöntemini aile sağlığı merkezinden temin ettiği görülmüştür. %26,2’si kullandıkları aile planlaması yöntemine COVID-19 pandemi döneminde ulaşımda zorluk yaşadığını belirtmiştir. Pandemide son bir yılda acil kontrasepsiyon kullananların oranı %7,9, istenmeyen gebelik oranı %8,9, kürtaj oranı %5,6 olarak bulunmuştur. %18,2’si COVID-19 pandemi döneminde aile sağlığı merkezinden aile planlama danışmanlığı aldığını belirtmiştir.COVID-19 pandemi döneminde aile planlaması yöntemi kullanma oranının düştüğü, istenmeyen gebelik ve kürtaj oranlarında artış olduğu, aile planlaması danışmanlığında ve aile planlaması yöntemlerine ulaşımda aksaklıklar olabileceği saptanmıştır. Family planning is the ability of all individuals to have as many children as they want, when they want, and at healthy intervals. The main purpose is to protect and improve maternal and child health by preventing high-risk and unwanted pregnancies, miscarriages, and abortions. During the COVID-19 pandemic, the power and financial resources of health systems around the world have shifted to COVID-19 diagnosis and treatment services. Family planning services have been interrupted due to changing health provision, the implementation of curfews, isolation and social distancing. In this study, we aimed to evaluate the knowledge level of married women between the ages of 15-49 about family planning and to investigate the effect of the COVID-19 pandemic on the use of family planning methods.214 married women between the ages of 15-49 registered in Family Medicine Units No. 55 and No. 58 in Denizli were included in our study. The data used in the research were obtained through a questionnaire consisting of 36 questions. While 85% of the participants used protection methods before the COVID-19 pandemic, this rate was 81.3% during the pandemic period. It was observed that 18.1% of women using modern methods before the pandemic and 6.2% during the pandemic obtained the family planning method from the family health center. 26.2% stated that they had difficulty accessing the family planning method they used during the COVID-19 pandemic period. The rate of those using emergency contraception in the last year during the pandemic was 7.9%, the rate of unwanted pregnancy was 8.9%, and the abortion rate was 5.6%. 18.2% stated that they received family planning counseling from the family health center during the COVID-19 pandemic period. It has been determined that during the COVID-19 pandemic period, there was a decline in the use of family planning methods, an increase in the rates of unwanted pregnancies and abortions, and there may be problems in family planning counseling and access to family planning methods.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Dağlı, Çağdaş;
    Publisher: Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Headache is the most common neurological symptom associated with COVID-19. We aimed to reveal the diagnostic clues of headache for COVID-19 infection and to investigate the course of primary headaches during the pandemic. Method: Our study was carried out by telemedicine searching the cases who were hospitalized in our hospital between December 2020 and June 2021 and were diagnosed with COVID-19 based on the current Ministry of Health COVID-19 guide. As the patient group, 102 patients between the ages of 18-95 who were diagnosed with COVID-19 and had a headache during their illness, and 96 patients between the ages of 18-95 who were diagnosed with COVID-19 and had no headache during the disease were included in the study as the control group. A standardized questionnaire was used for data collection. Results: In our study, 102 (51.5%) of 198 subjects (Patient: 102, Control: 96) were male and 96 (48.5%) were female. The mean age of the headache group was 56.48±14.73, and the mean age of the control group was 57.81±15.89 years. There was no significant difference between headache and control groups in terms of gender and age (p>0.05). Weight loss was detected in 102 (51.5%) cases, taste loss in 85 (42.9%) cases, and smell loss in 84 (42.4%) cases. Considering the degree of taste loss, 50 (25.3%) of the patients had complete taste loss, while 113 (57.1%) had no taste loss. Considering the degree of olfactory loss, 50 (25.3%) of the patients had complete loss of smell, while 114 (57.6%) had no loss of smell. Weight loss, loss of taste, loss of smell, degree of loss of smell and vii severity of infection were found to be significantly higher in the headache group (p0.05). In our study, weight loss and gender were found to be independent risk factors in the headache group. Weight loss, gender and taste loss were found to be independent variables in individuals with olfactory loss. Among the laboratory values, D-dimer and fibrinogen were found to be significantly higher in the headache group (p<0.05). When examined in terms of comorbidities, the number of patients with respiratory pathology in the headache group was found to be significantly higher (p<0.05). In the headache group, the frequency of additional headaches and an increase in headache with COVID-19 were found to be significantly higher (p<0.05). According to localization, 23 (22.5%) of the patients were in the frontal region, 33 (32.4%) in the temporal region, 17 (16.7%) in the parietal region, 58 (56.9%) in the occipital region. headache was present. There was diffuse headache in 23 (22.5%), bilateral headache in 10 (9.8%), and unilateral headache in 9 (8.8%) patients. When we look at the headache feature, it was throbbing in 74 (72.5%) and compressive in 22 (21.6%). The median of the NRS (Numeric Rating Scale) score used in the assessment of headache severity in our patients was 7 (IQR 3). There was no relationship between headache and fever in 76 (74.5%) of our patients. In 70 (68.6%), there was no relationship between headache and cough. Nausea and vomiting were not accompanied by 86 (84.3%). All 83 (81.4%) had no sensitivity to light and sound at the time of their headaches. 79 (77.5%) responded moderately to painkillers. It was determined that headache did not change with physical activity in 57 (55.9%) of them. Conclusion: Headache is a very common symptom of COVID-19. Clinicians following patients with COVID-19 infection should pay attention to the headache characteristics that may be seen in these patients and should keep in mind that headache may be an early indicator of COVID-19 infection. Baş ağrısı COVID-19 ile ilişkili en yaygın nörolojik semptomdur. COVID-19 enfeksiyonu için baş ağrısının tanısal ipuçlarını ortaya koymayı ve pandemi sırasında primer baş ağrılarının seyrini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmamız Aralık 2020-Haziran 2021 tarihleri arasında hastanemizde yatırılarak takip ve tedavi gören, güncel Sağlık Bakanlığı COVID-19 rehberi temel alınarak COVID-19 tanısı alan olgular teletıp yöntemi ile aranarak gerçekleştirildi. Hasta grubu olarak 18-95 yaş arası COVID-19’a yakalanmış olup hastalığı sırasında baş ağrısı olan 102 hasta, kontrol grubu olarak 18-95 yaş arası COVID-19’a yakalanan ve hastalığı sırasında baş ağrısı olmayan 96 hasta çalışmaya dahil edildi. Veri toplama için standartlaştırılmış bir anket formu kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda 198 olgunun (Hasta:102, Kontrol:96) 102’si (%51,5) erkek ve 96’sı (%48,5) kadındı. Baş ağrısı grubunun yaş ortalaması 56,48±14,73, kontrol grubunun yaş ortalaması ise 57,81±15.89 olduğu saptandı. Baş ağrısı ve kontrol grubu arasında cinsiyet ve yaş açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Olguların 102’sinde (%51,5) kilo kaybı, 85’sinde (%42,9) tat kaybı, 84’te (%42,4) koku kaybı saptandı. Tat kaybı derecesine bakıldığında hastaların 50’sinde (%25,3) tam tat kaybı mevcutken 113’ünde (%57,1) tat kaybı yoktu. Koku kaybı derecesine bakıldığında, v hastaların 50’sinde (%25,3) tam koku kaybı varken, 114’ünde(%57,6) koku kaybı yoktu. Baş ağrısı grubunda kilo kaybı, tat kaybı, koku kaybı, koku kaybı derecesi ve enfeksiyon şiddetinin ciddiyeti anlamlı olarak yüksek saptandı (p0,05). Çalışmamızda baş ağrısı grubunda kilo kaybı ve cinsiyetin bağımsız risk faktörü olduğu saptandı. Koku kaybı olan bireylerde kilo kaybı, cinsiyet ve tat kaybının bağımsız değişken olduğu saptandı. Laboratuvar değerlerinden baş ağrısı grubunda D-dimer ve fibrinojen anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). Ek hastalıklar açısından incelendiğinde baş ağrısı grubunda solunum patolojisi olan hasta sayısı anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). Baş ağrısı grubunda ek baş ağrısı sıklığı ve COVID-19 ile baş ağrısında artış anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). Lokalizasyonuna göre hastaların 23’ünde (%22,5) frontal bölgede, 33’ünde (%32,4) temporal bölgede, 17’ sinde (%16,7) parietal bölgede, 58’inde (%56,9) oksipital bölgede baş ağrısı mevcuttu. Hastaların 23’ünde (%22,5) yaygın, 10’unda (%9,8) bilateral, 9’unda (%8,8) tek taraflı bir baş ağrısı mevcuttu. Baş ağrısı özelliğine baktığımız zaman 74’ünde(%72,5) zonklayıcı, 22’sinde(%21,6) sıkıştırıcı karakterdeydi. Hastalarımızın baş ağrısı şiddeti değerlendirilmesinde kullanılan NRS (Nümerik Derecelendirme Ölçeği) skoru ortancası 7 (IQR 3) olarak saplandı. Hastalarımızın 76’sında (%74,5) baş ağrısı ile ateş arasında ilişki yoktu. 70’inde (%68,6) baş ağrısı ile öksürük arasında ilişki yoktu. 86’sında (%84,3) bulantı kusma eşlik etmiyordu. 83’ün de (%81,4) baş ağrılarının olduğu dönem de ışığa ve sese karşı hassasiyetleri mevcut değildi. 79’u (%77,5) ağrı kesiciye orta düzeyde yanıt vermişti. 57’sinde (%55,9) baş ağrısının fiziksel aktivite ile değişmediği tespit edildi. Sonuç: Baş ağrısı COVID-19’un çok yaygın bir semptomudur. COVID-19 enfeksiyonlu hastaları takip eden klinisyenler bu hastalarda görülebilecek baş ağrısı özelliklerine dikkat etmeliler ve baş ağrısının erken COVID-19 enfeksiyon göstergesi olabileceğini akıllarında tutmalılardır.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Muştucu, Anıl;
    Publisher: Bursa Uludağ Üniversitesi
    Country: Turkey

    Primer immün yetmezlikler (PİY), primer ya da doğumsal immün yetmezlik bozuklukları sonucunda gelişen kronik ve/veya yineleyen bakteriyel, fungal, protozoal ve viral enfeksiyonlarla seyreden hastalıklar grubudur. Bu çalışmada, COVID-19 pandemisinin primer immün yetmezlikli hastalarda yaşam kalitesi, depresyon, anksiyete düzeyleri ve psikolojik dayanıklılık üzerine etkilerinin incelenmesi ve kontrol grubuyla karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmamıza Bursa Uludağ Üniversitesi İmmünoloji Polikliniği’nde PİY tanısıyla takip 70 hasta ve kontrol grubu olarak, hasta grubuna benzer sosyodemografik özellikler gösteren, PİY tanısı olmayan 69 kişi dahil edildi. Katılımcılar bir defa kesitsel olarak görüldü; Sosyodemografik Veri Formu, Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği – Kısa Formu (WHOQoL-BREF-TR), Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HAM-D), Hamilton Anksiyete Ölçeği (HAM-A), Yetişkinler İçin Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği ve COVID-19 Değerlendirme Formu ile değerlendirildi. PİY hastalarında anksiyete ve depresyon düzeylerinin, kontrollere göre anlamlı olarak yüksek olduğu görüldü. Depresyon ve anksiyete düzeylerinde artış kadın cinsiyet, evli olmak, yaş artışı, tanı alma yaşının geç olması, ek hastalık sayısı, geçmişte psikiyatrik başvuru, düşük psikolojik dayanıklılık ve düşük yaşam kalitesi düzeyleri ile ilişkiliydi. Pandemi süreciyle ilgili kaygı düzeyinin PİY hastalarında, kontrollere göre anlamlı olarak yüksek olduğu; uyku, iştah ve dikkat ile ilgili bozuklukların hastalarda, kontrollere göre anlamlı olarak daha fazla görüldüğü tespit edildi. PİY tanısıyla takip edilen hastaların yaşam kalitesi düzeylerinin, WHOQoL-BREF-TR’nin fiziksel sağlık, psikolojik ve sosyal ilişkiler alt ölçek değerlerinde, kontrollere göre anlamlı olarak düşük iv olduğu görüldü. Düşük yaşam kalitesi düzeyleri kadın cinsiyet, evli olmak, yaş artışı, ek hastalık sayısı, tanı alma yaşı ile ilişkili bulundu. Hastaların psikolojik dayanıklılık düzeylerinin, kontrollere göre anlamlı olarak düşük olduğu görüldü. Psikolojik dayanıklılığın düşük olması ile ek hastalık sayısının ilişkili olduğu görüldü. COVID-19 pandemisinin, PİY hastalarının ruhsal durumları, yaşam kaliteleri ve psikolojik dayanıklılıkları üzerindeki olumsuz etkileri göz önüne alınarak, hastaların rutin takiplerinde psikiyatrik şikayetler açısından sorgulanması önerilmektedir. Primary immunodeficiencies (PID) are a group of diseases that develop as a result of primary or congenital malfunction of the immune system and progress with chronic and/or recurrent bacterial, fungal, protozoal and viral infections. In this study, it was aimed to examine the effects of the COVID-19 pandemic on quality of life, depression, anxiety levels and psychological resilience in patients with PID and to compare them with the controls. 70 patients, aged between 18-65 years, who were being followed up with the diagnosis of PID in Bursa Uludağ University Immunology Outpatient Clinic, and 69 people who had sociodemographic characteristics similar to the patient group and were not diagnosed with PID as the control group, voluntarily participated in our study. Participants were evaluated cross-sectionally once; Sociodemographic Data Form, World Health Organization Quality of Life Scale – Short Form (WHOQoL-BREF-TR), Hamilton Depression Rating Scale (HAM-D), Hamilton Anxiety Rating Scale (HAM-A), Resilience Scale For Adults (YPDÖ), and COVID-19 Evaluation form were administered to the participants. Levels of anxiety and depression were found to be significantly higher in PID patients compared to controls. Increases in depression and anxiety scores were associated with female gender, being married, increasing age, diagnosis of PID at older age, number of comorbidities, personal psychiatric history, low psychological resilience and low quality of life. Anxiety level about the pandemic process was significantly higher in PID patients compared to controls. Sleep, appetite and attention related disorders were found to be significantly more common in PID patients than controls. It was observed that health related quality of life scores of the PID patients were significantly lower vi than the controls in the physical health, psychological and social relations subscales of the WHOQoL-BREF-TR. Lower scores of WHOQoL-BREF-TR were found to be associated with female gender, being married, increasing age, number of comorbidities and diagnosis of PID at older age. It was observed that the psychological resilience levels of the patients were significantly lower than the controls. Number of comorbidites was found to be associated with lower psychological resilience. Considering the negative effects of the COVID-19 pandemic on the mental status, quality of life and psychological resilience of PID patients, we recommend that patients should routinely be questioned in terms of psychiatric complaints in their follow-up.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    İstanbul Gelişim Üniversitesi Uygulamalı Bilimler Fakültesi;
    Publisher: İstanbul Gelişim Üniversitesi / Istanbul Gelisim University
    Country: Turkey

    İstanbul Gelişim Üniversitesi Havacılık Yönetimi Bölüm Başkanı Doç. Dr. Sezer Cihan Günaydın Kesken’in danışmanı olduğu “Covid 19 Dönemi ve Sonrasında Havacılık Sektörü Çalışanlarının Psikolojik Sermayeleri ve Öznel İyi Oluşlarının Takım Performansına Etkisi Üzerine Bir Araştırma” adlı proje Tübitak tarafından 2209-A Üniversite Öğrencileri Araştırma Projeleri Destek Programı ve Bilim İnsanı Yetiştirme Destek Programı kapsamında kabul görmüştür. UBF Havacılık Yönetimi bölümü öğrencilerinden Ataberk Tekin, Begüm Aras, Fatma Damla Onay ve İİSBF Havacılık Yönetimi bölümü öğrencisi Fatmagül Ceyda Dinç projede yer alan öğrenciler arasındadır. Projenin Kabul tarihi: 15.05.2022 - Projenin Bitiş tarihi: 06.11.2022.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Polat, Zeynep Ece Taştekin;
    Publisher: Dicle Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Amaç: Pediatrik COVID-19 hastalarında görüntüleme teknikleri ile klinik ve laboratuvar parametrelerin ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal-Metod: Çalışmamıza 18 yaş altında PCR testi ile COVID-19 tanısı doğrulanmış 187 hasta dahil edildi. Hastaların demografik, klinik, laboratuvar ve radyolojik görüntüleme bulguları retrospektif olarak dosya kayıtlarından incelendi. Bulgular: Hastaların %57,2'si erkek ve ortalama yaş 110,1±67,4 ay idi. Hastaların büyük bir çoğunluğu hastalığı hafif ve asemptomatik geçirenlerden oluşmaktaydı. PAAC grafisi çekilen 175 hastadan 21'inde (%12) COVID-19 ile ilişkili bir akciğer bulgusu saptandı. En sık gözlenen bulgular sırasıyla konsolidasyon (n=16; %9,1), bilateral buzlu cam görüntüsü (n=11; %6,3) ve atelektazi (n=5; %2,9) idi. Hastaların 67'sine bilgisayarlı akciğer tomografisi çekildi. Bu hastaların 28'inde (%41,8) COVID-19 ile ilişkili bir akciğer bulgusu mevcudiyeti saptandı. Sırasıyla en sık saptanan üç bulgu konsolidasyon (n=16; %23,9), bilateral buzlu cam görünümü (n=16; %23,9) ve atelektazi (n=15; %22,4) idi. PAAC grafisinde görüntüleme bulgusu olanların daha çok pediatrik yoğun bakım ihtiyacı olduğu, yatış sürelerinin daha uzun olduğu, komorbidit hastalık varlığı, öksürük, takipne şikayetlerinin daha belirgin olduğu ve Akut faz reaktanlarının (Ferritin, Fibrinojen, C-Reaktif protein(CRP), Prokalsitonin) daha yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Bilgisayarlı akciğer tomografisinde bulgu görülen hastalarda ise takipne, Prokalsitonin ve CRP değerleri anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). Hastalık şiddeti arttıkça her iki görüntüleme yönteminde bulgu görülme sıklığı artmaktaydı (p<0,05). Özellikle <1 yaş olan hastalarda her iki görüntüleme yönteminde de anlamlı bulgu sıklığı artış göstermekteydi (p<0.05). Sonuç: Hastalık şiddeti arttıkça radyolojik bulguların arttığı, 1 yaş altı çocuklarda görüntüleme bulgularının diğer yaş gruplarına göre daha fazla olduğu görülmüştür. Bu sonuçlar eşliğinde COVID-19 süphesi olan çocuklarda görüntüleme yöntemlerinin gerekli durumlarda yapılıp, hastalığın seyri ve şiddeti hakkında önbilgi verebileceğini düşünüyoruz. Objective: The study aims to evaluate the relationship between imaging techniques and clinical and laboratory parameters in pediatrics COVID-19 patients. Material and Method: Our study includes 187 patients under the age of 18 whose diagnosis of COVID-19 was confirmed by PCR testing. Demographic, clinical, laboratory and radiological imaging findings of the patients were reviewed retrospectively from their file records. Results: 57.2% of the patients were male and the mean age was 110.1±67.4 months. Most of the patients were mild and asymptomatic to the disease. A pulmonary finding associated with COVID-19 was detected in 21 (12%) of 175 patients who underwent PAAC radiographs. The most common findings were consolidation (n=16; 9.1%), bilateral ground-glass view (n=11; 6.3%), and atelectasis (n=5; 2.9%), respectively. Computed lung tomography was performed in 67 of the patients. The presence of a pulmonary finding associated with COVID-19 was detected in 28 (41.8%) of these patients. The three most common findings, respectively, were consolidation (n=16; 23.9%), bilateral ground glass appearance (n=16; 23.9%), and atelectasis (n=15; 22.4%). It was determined that those with imaging findings on PAAC X-ray required more paediatrics intensive care, had longer hospital stays, had comorbid disease, cough, and tachypnea complaints, and had higher acute phase (Ferritin, Fibrinogen, C-Reactive protein (CRP), Procalcitonin) reactants (p<0.05). Tachypnea, Procalcitonin and CRP values were found to be significantly higher in patients with findings on computed tomography of the lungs (p<0.05). As the disease severity increased, the frequency of findings increased in both imaging modalities (p<0.05). Especially in patients <1 year of age, the frequency of significant findings increased in both imaging methods (p<0.05). Conclusion: It was observed that as the severity of the disease increased, radiological findings increased, and imaging findings were higher in children under 1 year of age compared to other age groups. In the light of these results, we think that imaging methods can be performed when necessary in children with suspected COVID-19 and can provide preliminary information about the course and severity of the disease.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Başar, Özbür;
    Publisher: Maltepe Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
    Country: Turkey

    Virtualization can be defined as software-based solutions of architectures that provide logical allocation of physical hardware resources. This can be done at different layers and for different purposes (servers, desktops, applications, storage and networking). Desktop virtualization, on the other hand, is a software system that enables people to access desktop resources anytime, anywhere via an internet connection and perform the work and transactions they need as if they were in front of a physical computer. According to the Gartner group, the main business drivers for adopting desktop virtualization are: application compatibility, business continuity, security and compliance, mobility, and enhanced productivity. Users can access desktop resources from any device, such as a computer, tablet, mobile phone, with a local or remote network connection to the central desktop virtualization server. In this study, architectures of Citrix XenDesktop, VMware Workstation, Microsoft Desktop virtualization systems with the same logical hardware are mentioned and two main virtualization architectures are focused. Session-based desktop virtualization (SBDV) and virtual desktop infrastructure (VDI). We will be comparing two host-based desktop virtualizations (VDI and SBDV) on these infrastructures, showing the difficulties faced by large organizations in creating a cost-effective and manageable desktop environment, and some advantages and disadvantages in different architectures. Finally, we will be sharing the benefits of desktop virtualization technologies during the pandemic period. Sanallaştırma, fiziksel donanım kaynaklarının mantıksal olarak paylaştırılmasını sağlayan mimarilerin yazılım temelli çözümleri olarak tanımlanabilir. Bu farklı katmanlarda ve farklı amaçlarla (sunucular, masaüstleri, uygulamalar, depolama ve ağ) gerçekleştirilebilir. Masaüstü sanallaştırma ise, insanların her an, her yerde, internet bağlantısı üzerinden masaüstü kaynaklarına erişerek ihtiyaç duyduğu iş ve işlemlerini, fiziksel bir bilgisayar karşısındaymış gibi yapabilmesini sağlayan yazılımsal sistemlerdir. Gartner grubuna göre, masaüstü sanallaştırmayı benimsemenin ana iş faktörleri şunlardır: uygulama uyumluluğu, iş sürekliliği, güvenlik ve uyumluluk, mobilite ve gelişmiş üretkenlik. Kullanıcılar, merkezi masaüstü sanallaştırma sunucusuna yerel veya uzak ağ bağlantısı olan bilgisayar, tablet, cep telefonu gibi herhangi bir cihazdan masaüstü kaynaklarına erişebilirler. Bu çalışmada, aynı mantıksal donanımlara sahip, Citrix XenDesktop, VMware Workstation, Microsoft Masaüstü sanallaştırma sistemlerinin mimarilerinden bahesilmiş ve iki ana sanallaştırma mimarisine odaklanılmıştır. Oturum tabanlı masaüstü sanallaştırma (SBDV) ve sanal masaüstü altyapısı (VDI). Bu altyapılarda büyük kuruluşların uygun maliyetli ve yönetilebilir bir masaüstü bilgisayar ortamı oluşturmadaki yaşanılan zorluklar ve farklı mimarilerdeki bazı avantaj ve dezavantajları gösteren iki ana sunucu tabanlı masaüstü sanallaştırmasını (VDI ve SBDV) karşılaştırıyor olacağız. Son olarak pandemi döneminde masaüstü sanallaştırma teknolojilerin sunduğu faydalarını paylaşılıyor olacağız.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Öztepe, Muhammet Fırat;
    Publisher: Bursa Uludağ Üniversitesi
    Country: Turkey

    COVID-19 pnömoni sonrası 3. ayda oluşan akciğer bulgularını bilgisayarlı tomografi (BT) ile değerlendirmek. 15 Mart 2019 – 31 Aralık 2021 tarihleri arasında hastanemize başvuran, COVID-19 enfeksiyonu nedeniyle tedavi edilen ve kontrol görüntülemesi yapılan olgular retrospektif olarak incelendi. Hastaların yaş, cinsiyet, altta yatan komorbidite, pnömoni şiddeti, semptom başlangıç zamanı, hastane yatışı ve yatış süresi bilgileri kaydedildi. Hastaların tanı anında ve ortalama 3 ay sonra çekilen toraks BT görüntüleri değerlendirildi. BT şiddet skorlaması her bir akciğer lobuna 0-5 aralığında (0 infiltrasyon yok; 1 %5> infiltrasyon; 2 %5-25 infiltrasyon; 3 %25-50 infiltrasyon; 4 %50-75 infiltrasyon; 5 %7550 yaş) (OR: 56,1 p=0,001) ve hastanede yatış süresinin (OR=1,3 p=0,03) rezidüel akciğer bulgularının oluşmasında bağımsız risk faktörleri olduğu saptandı. Post-COVID 3. ayda toraks BT’de persistan anormallik oluşma riski ileri yaşta (>50 yaş) ve hastanede yatış süresinin uzaması durumunda yüksektir. Persistan toraks BT bulgularının ne kadarının gerçek fibrozisi yansıttığı uzun dönem takip sonucu ortaya konabilir. The purpose of this study was evaluate the radiological findings at the 3rd month after COVID-19 pneumonia with computed tomography (CT). Patients who were treated for COVID-19 pneumonia and underwent follow-up imaging between March 2019 and December 2021 were retrospectively analysed. Age, gender, underlying comorbidity, pneumonia severity, symptom onset-admission interval, hospitalization and length of stay in hospital were recorded. Chest CT was performed at admission and after 3 months from symptom onset. CT severity scoring was for each lung lobe in the range of 0-5 (0 no infiltration; 1 5%> infiltration; 2 5-25% infiltration; 3 25-50% infiltration; 4 50-75% infiltration; 5 75% 50 years) (OR: 56,1 p=0,001) and length of hospital stay (OR=1,3 p=0,03) were found to be independent risk factors for the development of residual lung findings. The risk of post-COVID three months persistent pulmonary abnormalities is higher in older age (>50 years) and prolonged hospital stay. Long-term follow-up can reveal how much of the persistent chest CT findings reflect true fibrosis.